8 Ağustos 2016 Pazartesi



ABLAM VE BEN
Büyüklerin oyununa gelip
Kendi oyunlarınızdan vazgeçmesek.
                                                                               Çocuklukta diretsek biraz
Çocuk kalabilsek…”M.Ş.

            İkimiz de çocuktuk henüz, hayatı oyun sanıyorduk. Çamurlu bir gecekondu mahallesinde,  bütün gün sokaklarda oynayarak büyüyorduk. O zamanlar, sadece iki yaş büyüktün benden ve ben annemin bana ayırdığı yumurta sarılarını yiyerek kapata bilirim sanıyordum bu yaş farkını.
            Nüfus kaydın geç yapıldığı için ilkokula birlikte başlamıştık. Nasıl da sevinmiştim o gün aynı sınıfta, akranım olduğun için. Aklımca, artık kavga ettiğimizde “ Ben ablanım senin” diye aramızdaki yaş farkını yüzüme vuramayacaktın. O gün, sınıf başkanı seçildiğinde bir kez daha nefret ettim senden. Senin de içten içe bir nefreti büyüttüğünün farkına vardım. Tahtada, yaramazlar listesine ha bire adımı yazdın. Koşullar aramızda bir fark daha yaratmış, işler daha da zorlaşmıştı benim için; artık hem ablam hem başkanımdın.  Üstelik sadece bana değil bütün sınıfa hükmediyordun.
            Ben sana yetişmeye çalıştıkça yumuluyordum yumurtanın sarısına, sen aynı yumurtanın akını yiyerek benden daha hızlı büyüyordun. Anlayamıyordum bir türlü, yetişemiyordum arkandan.
            Ben biraz daha hızlı büyüsem, sen biraz ağırdan alsan; sen abla, ben erkek olduğumu unutsam arkadaş olabilir miydik? En çok, son kez birlikte şeker toplamaya çıktığımız o bayram sabahı yaklaşmıştık buna. Bana Charlie’nin Melekleri baskılı bir t-short; sana karpuz kollu, üzerinde sarıpapatyalar olan beyaz bir elbise almışlardı hani. Belinde, arkadan fiyonk yapıp bağladığın sarı kurdeleden bir kuşağı vardı elbisenin. Neden bilmem, bugün bile seni hep o elbisenin içinde hayal ederim.
O bayram sabahı, ilkönce İskender amcalara koşmuştuk: Çocuklara şekerlerin yanında bozuk para ikram eden tek komşumuza. Harçlıklarımızla hediyeli leblebi tozlarından alıp, köşedeki duvarın üstünde ayaklarımızı sallayarak şakalaşıyorduk. Birden, leblebi tozu boğazına yapışmış, boğulacak gibi olmuştun. “Helal, helal” diye sırtına vurup kurtarmıştım seni boğulmaktan. Sen de leblebi tozundan çıkan plastik oyuncağını bana vermiştin. Sonra bütün mahalleyi dolaşıp şeker toplamıştık. Ben topladıklarımı yerken, sen biriktiriyordun onları, tıpkı büyükler gibi sol omzuna taktığın çantanın içinde. Sarı, sıcak bir Ağustos günüydü, hiç unutmuyorum. Akşama kadar sokakta birlikte oynamış, birlikte çocuk olmuştuk.
Sonra mevsimler nasıl değişti, yıllar nasıl geçti bir türlü anlayamadım. İlkokulla birlikte sınıf arkadaşlığımız da bitti. Beni ortaokula yazdırdılar, sen iyice eve kapandın. “Çocukluktan çıktın artık” dediler sana. Arada bir kızdırmak için çekiştirdiğim saçlarını örttüler, ev işlerine yardım etmeye başladın. Artık bir gecede büyümenin sırrını çözmüş gibi bakıyordun. Öyle büyümüş, öyle uzaklaşmıştın benden.
Sokak beni, ben seni çağırdıkça oynamak için “Çocuk muyum ben” diyordun. Kendin de inanmıştın çocuk olmadığına. Ben kapatmak istedikçe büyüyordu aramızdaki o lanet yaş farkı. Gecekondu mahallemizde evler çoğalıp birbirine yaklaşırken, içindekiler nasıl yabancılaşıyorsa bir birine, öyle yabancılaşıyorduk birbirimize.  Bir kış günü, elleri cebinde, karanlıklar içinde bir çocuktum sanki. Ve ben,  sokağın başında, o beyaz elbisenle sek sek oynarken hayal ediyordum seni. Beraber oynamak için koşuyordum, sokağın karanlığında yuvarlanıp uzaklaşıyordun benden. “Üstün çamur olacak, bak annem kızacak sonra” diye sesleniyordum arkandan, ayağa kalkıp bana doğru koşman için. “Ben büyüdüm” diyordun her defasında, sanki çocuk olmak suçmuş gibi. Sanki ben hala çocuk kaldığım için benden daha çok nefret ediyormuş gibi…
Kış uzuyor muydu ne?
Sonra bir gün, tam havalar ısınırken, bir sandığın üstüne oturttular beni. “Damattan bahşiş isteyeceksin” dediler. O sandığın içinde neler vardı bilmiyorum. Ben,  seni hayal ediyordum karpuz kollu o beyaz elbisenle. Sonra kırmızı bir kurdele verdiler elime;  “Beline bağla” dediler “ ablanın.”  Bu kez büyükler oynuyor, biz susuyorduk.
Nasıl bir oyundu bu, neden kanlar içindeydi o sarı kurdele?
Sonrası karanlık. Hayal meyal hatırlıyorum: Sen karanlığın içinden, karpuz kollu beyaz elbisenle bana doğru yürüyor, tam karşımda duruyordun. “Elim sende!” der gibi “aklım sende!” diyordun. Bir kez daha, bir kez daha nefret ediyordum senden. Sarıdan kızıla dönen kurdeleye bir düğüm atarken.
O gece sen başka bir eve, benden çok uzaklara gittin.

Oysa sadece iki yaş vardı aramızda. Bir de sen kız, ben erkektim. 
                              
                                                         Mehmet ŞEN
*Hayal Bilgisi  Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi 21 Sayıda yayımlanmıştır.
      
                                                                                                          

27 Mayıs 2016 Cuma



GAZ MASKELİ SEMAZEN
(Öykü)
                                                                                                                      Mehmet ŞEN
Esmer, cılız bir delikanlıydı Fırat. İki yıl önce, okumak için gelmişti İstanbul’a. Babası, elinde avucunda ne varsa her ay oğluna gönderiyor, “Yeter ki oğlum okusun” diyordu.  Kahvede arkadaşlarına gururla anlatıyordu İstanbul’daki oğlunu. 
Fırat okuyordu, hem de eline ne geçerse. Öyle bir tutkuya dönüşmüştü ki bu, babasının gönderdiği paranın neredeyse tamamını kitaplara harcıyor, evin kirasını bile zor artırıyordu o paradan. Çay yanında simit ve peynir yemekten iyice kurumuş, avurtları içine çökmüştü delikanlının. Okudukça başka dünyalar görüyordu. Dünyayı, başka türlü görüyordu. Daha mutlu, daha güzel bir dünya kurabilmenin büyüsüyle yaşıyordu.
Geceler gündüzlere, düşler gerçeklere karışırken okul kantininde Berçem’le* karşılaştı bir gün. Onun, yüzünü çevreleyen kızıl saçları, ışıl ışıl bakan iri siyah gözleri düşlerinin bir parçası oldu.  Giderek derslerini aksatmaya başladı. Bin Bir Gece Masalları’ndan çıkıp gelen bu kızla birlikte bildiriler dağıtmaya, eylemlere katılmaya öncelik verir oldu.
Gezi olaylarının başladığı günlerdi. Gençler, küçük pınarlar gibi, şehrin dört bir yanından akarak doldurmuşlardı parkı. Farklı sınıflardan, farklı inançlardan geliyorlardı. Anarşistleri de vardı, futbol taraftarları da... İnternet üzerinden haberleşip alanlarda buluşan gençlerdi bunlar. “Apolitik” denilen Y kuşağının çocukları.
Baharla birlikte dağların doruklarındaki karlar eriyince nehrin suları nasıl kabarırsa, Fırat da içindeki coşkunun  öyle kabardığını hissediyordu o gün. Berçem’in telefonuyla uyanmıştı. “Harekete geçme vakti, hazırlıklı gel” demişti Berçem. Kitapların arasından birini seçti, kırmızı bandanasını boynuna bağladı. Berçem’in uyarısını dikkate alarak cebine birkaç limon koydu. Gaz maskesini denemek için aynanın karşısına geçti. Dedesinden kalma zırhıyla Don Kişot belirdi aynada. Elinde eğri büğrü kılıcı ve paslı kalkanıyla“Hazır mısın” dedi, Don Kişot. “Hadi” dedi Fırat, maskeyi çantasına koydu ve sokağa çıktı.
Berçem’le sözleştikleri yerde buluştular. “Ne getirdin?” diye sordu Berçem, uzandı, Fırat’ın elindeki kitaba baktı. Kapağındaki yel değirmeninden tanıdı, yüzüne bir gülümseme yayıldı kızın, “İyi seçim” diye onayladı delikanlıyı. Güvenlik nedeniyle ara sokaklardan geçerek Taksim’e ulaştılar. Alanda kalabalık giderek büyüyordu. Parkın merdivenlerinden çıkarak cıvıltıyla gezinen gençlerin arasına karıştılar. Yüzlercesi ağaçların altında toplanmış bahar kuşları gibiydiler. Kimi su dağıtıyor, kimi çöpleri topluyor… Herkes birbirlerine yardım etme telaşında. Sessiz ve kendiliğinden bir iş bölümü yapılmış aralarında. Berçem ve Fırat da, bu küçük çadırlarda nöbet tutan eylemcilere kitap okuyarak destek olacaklardı bugün. Fırat, bu kez daracık odasında değil, onlarca insanın karşısında okuyacak olmanın heyecanıyla boğazını temizledi, kitabın ilk sayfasını açtı.
Gaz maskeli, beline kadar çıplak, yumrukları sıkılı bir semazen dönüyordu başucunda. Semazenin kırmızı tennuresi kavisler çizerek havalanırken okumaya başladı: “ Birinci Bölüm: Senyör Kesada’nın tatlı delilikleri….” Fırat, yollara düşüp zayıfları korumak, hain ve ahlaksızları cezalandırmak isteyen Don Kişot’un maceralarını okudukça kalabalık ona eşlik etmeye başladı.  Dinleyicilerden biri berber, biri papaz kılığında, ortaya çıktı. Fırat okudukça onlar da dudaklarını kıpırdatıyor, el kol hareketleriyle kahramanları canlandırıyorlardı. Alan bir tiyatro sahnesine döndü. Manchalı Don Kişot, aşkını anlatırken.  “Dulcinea” diye bağırıyor, semazen dönmeye devam ediyordu. Fırat’ın kaldığı yerden okumayı Berçem sürdürdü. Fırat ona, kendi Dulsinea’sına, bakıyordu. Semazen, tennuresi ateşe tutulmuş bir pervane gibiydi şimdi. Onun yarattığı burgaca kapılıp gitti Fırat. Akmak istedi. Hayalindeki o mutlu evrene doğru akmak... Onunla birlikte, alandaki herkesi alarak, ışıklı dar bir delikten geçtiklerini hayal etti. O anda, o bahar gününde, o havada,  her şey mümkün görünüyordu.
Saatler ilerlemiş, kitap bitmişti. Bu kez bakışlar Taksim Meydanı’na çevrildi. Herkes beyaz gömlekli, siyah pantolonlu bir adama bakıyordu. Sırt çantası ayaklarının dibinde, elleri cebinde bir adam: Duruyordu. İnsanlar ona önce şaşkınlıkla bakmışlar, sonra destek olmak için onlar da birer ikişer durmaya başlamışlardı. Dalga dalga yayıldı haber. Plazaların duvarlarındaki dev ekranlarda, ana heber bültenlerinde, her yerde duran adam görünüyordu. Onunla birlikte sadece Taksim değil, Türkiye donup kalmıştı sanki. Öyle güçlü bir duruştu ki bu; polisler, toma’lar bile durmak zorunda kalmıştı, uzun süre saldıramadılar. Ağaçlar rant uğruna sökülmesin diye küçük bir grubun başlattığı eylem, büyük bir toplumsal muhalefete dönüşüyordu.
Sabaha karşı harekete geçti kolluk kuvvetleri. Aldıkları emirle önce çadırları topladılar, sonra parkı boşaltmak istediler. Direnenler gözaltına alınıyordu. Ani bir baskınla savaş alanına dönmüştü park. Biber gazının etkisiyle bağrışmalar arttı, kalabalık dağıldı. Fırat ve Berçem kelepçelenip karakola götürülürken, Toma’lardan sıkılan tazyikli suya direnenleri ve sıkılan gazın karşısında dimdik duran “Kırmızılı Kadın”ı gördüler. Yeni bir tarih yazılıyor; yeni kahramanlar, yeni Don Kişotlar doğuyordu.

Karakoldan çıktığında babası karşıladı Fırat’ı. Evinde arama yapılmış, kitaplarına el konulmuştu. Yel değirmenlerine karşı, tennuresi alevden bir semazen dönüyordu kafasının içinde.  Berçem’i aradı. Ulaşılmıyordu. 
*Berçem: (Kürtçe) Nehri, akarsuyu seven kadın.

9 Mayıs 2016 Pazartesi

BİRKEN HİÇ OLMAK
Henüz söylenecek bir şeyler varken, anlam o denli tüketilmeden çekip gitmeli. O son sözün duyulardaki dehşetini duyumsamalı insan. “Gitme” demeye cesaret bırakmalı ayrılığın.Giden özlemleriyle gitmeli. Kalan, beklemeli gideni daha şimdiden.
Güneşli bir günde, sıcak ekmek kıvamında olmalı ayrılık.Ansızın kapandığında kapılar, yüreğin “Dur! Gitme!” der gibi, sıkışmalı kapı aralığına.Söylenecek bir söz kalmalı ayrılığa.Aşk, ikiden bir olmaksa, ayrılınca birden iki olabilmeli.
Söylenecek bir söz, geriye dönecek güç kalmadığında çekip gitmek, tetiği çekmektir. Kurşunlanansa “hayat”tır. O hayat avuçlarında parçalanırken görünmez olur acısı. Ne giden kendisi gibidir artık ne de geride kalan.
Bir tenorun sesiyle yağan, kılcal damarlarından ince bir yağmurda, ıslak iki dudak kalır geriye.Ve gök gürültüsü.. Ve başına düşen dünya… Ve beyninde açılan koca bir kara delik kalır. Ne sen kalırsın ne de o. İkiden bir olamamışken, birden HİÇ olursunuz.
Mehmet ŞEN

5 Mayıs 2016 Perşembe






YAŞINI BAŞINI ALMADAN GİTME
Çekip gideceksin ha! İçini sırtlanlar kemirirken, örtmüşken gönül pencerenin perdelerini… Issızlığına gömülüp, beynindeki kurtları dökmeden, akmayan gözyaşlarını şarap diye içerek çekip gideceksin ha?
Nereye yolculuk?
Kışa mı bahara mı?
Şırıl şırıl bir gün yoksa henüz uyandığın hiçbir sabahta, gittikçe çoğalıyorsa içinde ölümün sesi, yaprak dökümü başlamışsa, terk ediyorsa bir bir seni sevdiklerin; güz sonudur, unutma! Gittiğin yerde de üşüyeceksin. Daha kalın kabuklar öreceksin ışıksız, yapraksız dallarına.
İçini yaban otları sarmışsa boşuna niyetlenme hiç. O otları temizlemeden yürüyemezsin. Sana rağmen, hiç bir yere gidemezsin.
Bu yolculukta kendini sen taşıyacaksın.Yaşını başını almadan gitmeye kalkma sakın. Acılardır olgunlaştıran insanı. Acını, kahrını yüklenmeden çıkamazsın bu yolculuğa.
Yağmurlu günlerde bir göl kenarına uzanmadan,  suyun suya kavuşmasını, ışığın ışığa dokunuşunu görmeden gitme. Yoksa gürültüyle açan her çiçek, dallarından düşecek.
Unutma : Gideceğin en uzak yer “kendinsin”. Yaşam tohumların çürümemişse eğer, çiçekler basacak dallarına. Saksıda süs çiçeği olsan da bozkırda yaban gülü olsan da bir.
Hep bir ışık arıyoruz, ya da bir kara: tutunmak için. Çiçeklenmek istiyoruz çünkü.
Kimimiz salonlarda, kimimiz bir dorukta kar altında, kimimiz suda nergis, açmayı bilmiyoruz.
Evet, gitmeli, aramalı, çünkü çiçeksiz olmamalı bahar. İnsan, yeniden insan olmak için, döllenmeli kendi suyunda.
Ama biliyorum aslında “gitmek” değil, “kaçmak” senin niyetin. “Tası tarağı toplama zamanı geldi” diyorsun.Zamanın karesine çarpılıp, yollara bölüneceksin. Sen kere sen, elde var sıfır!

2 Mayıs 2016 Pazartesi

DÜŞ
Benim gibi “güneşi” olmayanların gölgelerini tanıma fırsatı da olmamıştır hiç. 
En küçük kıpırtının bile kulakları tırmaladığı gecelerde, gölgemin gelip omzuma dokunduğunu duyumsarım. Islak, karanlık bir düşün sabaha karşı anımsanamayışı gibi bir şey bu... Kim bilir kaçıncı uykusuzluğuma gömülüp, çapakları siler gibi sildiğim bir düşün öylece akıp gidişini seziyorum şimdi gözlerimden.
Gidiyorum... Bilmediğim bir yerden, bilmediğim bir yere doğru... Ne koridor, ne de bir yol... Sessiz sakin bir akşam. Her şey kendi gibi.
Bense kuyruğunu yitirmiş bir kurbağa yavrusu gibi dolanıyorum. Işığın ve ısının var olduğu yöne doğru devam ediyorum. Oysa ısı da ışık da sonsuz değil...
“Ne kadarı düş, ne kadarı gerçek” hiçbir zaman bilinmeyecek. Sesimi ve etimi bırakıp gidiyorum... Yeni sözcüklere konuk...
            d
              ö
                    k
                            ü
                               l
                                  ü
                                     y
                                        o
                                           r
                                             u
                                                    m;
Güneşi boğazlanmış bütün kentlerden, karantinalardan... GECEYE DOĞRU.
Gecenin ortasında, ışıldayan gözlerindeyim düşlerin.
Islak, karanlık bir düşteyim.
                                                   Mehmet ŞEN

30 Nisan 2016 Cumartesi

SATILIK GÜLÜŞLER


 Günlerden cumartesi. Ümmügülsümsahilsutoprak, pazara gidiyor. Bedenini saran siyah elbisenin altında kırmızı topuklu ayakkabılar, elinde düğmesine basınca pazar arabasına dönüşen şemsiyesi, ilerliyor.
Çelik pazar tezgâhlarının arkasında, bir gülüşün kaç müşteri ettiğini bilerek sırıtan satıcılar... Gelen müşteriye göre ayarlanıyor ses: “Gel abla gel, güzel bayanlar için Paris’ten geldi bunlar.”  Ümmü, gülsüm, sahil, su, toprak bir bedenin tekilliğinde kıkırdıyor. Yaklaşıyor tezgâha doğru. Kavanozların içinde farklı renklerde irili ufaklı gözler.
 “Canlı mı bunlar?”
 “Bu sabah geldi ablam, ne renk vereyim?”
 Göz kapakları üstünde duran gözler, göz kırpıyor, hepsi birbirinden kederli.  Son günlerde kaçakçıların mültecilere dadandığını hatırlıyor, “Kalsın.” diyor Ümmügülsümsahilsutoprak.
 Yan tezgâhta korsan kılıklı bir adam: “Batan geminin malları bunlar!” diye bağırıyor. Tezgâhta ne ararsanız mevcut: Kitap, CD, parfüm… Sağ kolunun ucunda elinin yerine takılmış olan demir çengele asılı bir poşet uzatıyor adam. “Bu tam size göre bayan, Kayıp Ruhun İlacı, sudan ucuz.”.  Poşeti alıyor, şemsiyeden arabaya dönüşen pazar çantasına yerleştiriyor. Kırmızı ayakkabıların tıkırtısına, pazar arabasının sesi eşlik ediyor.
 Birkaç adım ilerliyor. Yeni bir tezgâh, arkasında beyaz gömlekli, siyah yelekli ve bıyıklı adamlar. Koro halinde bağırıyorlar: “Böbreğin tazesi bizde, gel vatandaş, gel!” Böbreklerin üst üste dizildiği tezgâhın önünde ışıklı bir tabelada “Perhize, diyalize son.” yazısı yanıp sönüyor. Tezgâhın önünde iki sıra var. Biri böbreğini satanlar için, arka tarafa doğru uzanıyor. Ön taraftaki sırada alıcılar bekliyorlar. “Almak şart değil, bakmak serbest” diyor siyah yelekli adam. Müşterilerden biri, teşhir için eline tutuşturulan kanlı böbreği avuçluyor, kokluyor kavun alır gibi.
 Böbrekler ilgisini çekmiyor Ümmügülsümsahilsutoprak’ın. Karşı tarafa, Japonya’dan ithal edilen ölümsüzlük mantarlarına doğru yürüyor. Tezgâhın albenisi yerinde; Uzakdoğu’yu anımsatan fenerler, tekdüze bir müzik, tütsüler ve ölümsüzlük mantarından yapılmış çeşitli ürünler…  Kimonolu bir kız, ellerini çenesinin altında birleştirerek selamlıyor müşterileri. Kalabalığı aşarak yüz gramlık çaylardan almayı başarıyor.
-Ümmü,
Gülsüm,
Sahil,
Su, huu!
Toprak. 
 Adı tamamlanınca anlıyor kendine seslenildiğini. Tanıdık geliyor ses, dönüp arkaya bakıyor. Yüz de tanıdık, ama çıkartamıyor.
 “Tanımadın mı kız? Ben, Naciye teyzen!” diye sırıtıyor kadın.
  “Dur bakayım sana” diyor Ümmügülsümsahilsutoprak.  “Ön dişlerin uzamış, dişlerini mi yaptırdın?”
“Ya gülüşüm? Gülüşümü fark etmedin mi yoksa? Nasıl, neşeli olmuş muyum?” 
Ümmügülsümsahilsutoprak, Naciye teyze, topuklu ayakkabılar ve pazar çantası, Naciye teyzenin ballandıra ballandıra anlattığı tezgâha doğru yürüyorlar. Cinsellik destekli din pazarlamacılarını ve cevşen satan hacı amcaları fark etmeden ilerliyorlar. Hedef; “Sonsuz gülüş enerjisi” Ümmügülsümsahilsutoprak, biraz da Naciye teyzesine uyarak, yeni bir gülüş satın almak istiyor.
“NASIL GÜLMEK İSTERSİNİZ?” diye soruyor tezgâhın arkasındaki beyaz önlüklü adam. Büyük bir ciddiyetle anlatıyor, “Gülüş tasarımında öncelikle yüz hatlarınızı inceliyor, size özel gülüş tasarımı yapıyoruz.” diyor adam.” Çekici, nazik, entelektüel, sportif… Nasıl bir gülümseme tercih edersiniz?”
 Ümmügülsümsahilsutoprak kafası karışarak bakıyor adama.   Naciye teyze biraz önce satın aldığı neşeli gülüşüyle sırıtıyor. “Benimki de neşeli olsun” diyor Ümmügülsümsahilsutoprak. Tezgâhın arkasına geçiyor.
Radyoda bir ses, ülkenin doğusunda ölenlerin adlarını sayıyor. Pazar yerinin gürültüsünde duyulmuyor.  Ümmügülsümsahilsutoprak, kırmızı topuklar, pazar arabası ve yeni satın aldığı neşeli gülüşüyle evine doğru yürüyor. Önü sıra yürüyen bir canlı bombanın, pimi çekmeye hazırlandığından habersiz.
*Evrensel Kültür'de yayımlanmıştır (297.Sayı  Eylül 2016 )  
                                              
  SARI ELBİSE
“Terzi, kişinin bedenine göre elbise diker.
Hazır giyim bizden elbiseye göre bedenler ister.”

      Fabrika, daha çok bir hangarı anımsatıyor. Penceresiz çelik yapının tavanında dev havalandırma boruları var. Borular, metalik bir hayvanın kalın bağırsakları gibi dolanıyor tavan boyunca. Boruların altında, zincirlerin ucunda lambalar asılı. Gürültülü bir ortam. Burası bir hazır giyim fabrikası. Yüksek teknolojili dev bir tezgâh. Yazıcı kartuşuna benzer bir robot… Kumaşı silindirden alıyor, tezgâhın iki yanındaki raylarda ilerleyerek kesim yapacağı bölüme taşıyor. Dıııt, dı dı dı dıııt, dıııt, tıs sesleriyle kesilip biçiliyor kumaş. İşçilerden biri kesilen parçaları ilgili bölüme taşıyor. Sanayi tipi dikiş makinelerin her birinin başında başka bir işçi var. Hepsi sarı bir elbisenin farklı bölümlerini dikiyor. Kol, etek, yaka, düğme… Son ütü, paketleme.  Sarı elbise mağazaya gönderilmek üzere yola çıkıyor. Yazıcı kartuşuna benzeyen robot, çalışmaya devam ediyor. Kumaşı silindirden alıyor, tezgâhın iki yanındaki raylarda ilerleyerek kesim yapacağı bölüme taşıyor. Dıt, dı dı dı dıııt, dıııt, tıs.
      Hacer, süpermarkette bir kasiyer. Süpermarket daha çok bir hangarı anımsatıyor. Penceresiz çelik yapının tavanında dev havalandırma boruları var. Borular, metalik bir hayvanın kalın bağırsakları gibi dolanıyor tavan boyunca. Boruların altında, zincirlerin ucunda lambalar asılı. Yedi numaralı kasanın önü kalabalık. Yürüyen bandın üzeri sıradaki müşterilerin ürünleriyle dolu. Dıt, dıt, dıt… Kasa görevlisi Hacer, ürünlerin barkodunu okutuyor... Dıt, dıt… “58 lira 90 kuruş. 50 TL üzeri alışveriş yapana diş macunu 6 TL. Kampanyamızdan yararlanmak ister misiniz? 64.90. Şifreniz… Fişiniz. İyi günler efendim, yine bekleriz.”.  Sıradaki müşterinin ürünleri. Dıt, dıt, dıt… Hacer yorgun. Hacer yarını düşünüyor. Yarın hafta tatili.
      Ertesi gün. Bir AVM. Daha çok bir hangarı anımsatıyor. Penceresiz çelik yapının tavanında dev havalandırma boruları var. Metalik bir hayvanın kalın bağırsakları gibi dolanıyorlar tavan boyunca. Boruların altında, zincirlerin ucunda renkli balonlar asılı. AVM’ de büyük indirim var! Kapıda uzun bir kuyruk… Kimse tanımıyor birbirini.  X-Ray cihazından geçmek zorunda yabancılar. Hacer kuyrukta, sıra bekliyor. Önündeki adam güvenlik kapısından geçerken kapı ötüyor: Dıııııııt, dıııııııt. Güvenlik görevlisi üstünü arıyor adamın.  Sıra Hacer’in. Çantasını metal silindirlerin üstüne bırakıyor. Saçaklı derilere sürtünerek cihazın ağzından içeri giriyor çanta. Güvenli. Hacer de adamın geçtiği kapıdan geçiyor. Sihirli bir kapıdan geçer gibi… Hacer güvenli, kapı ötmüyor. Huzurla tamamlıyor AVM’nin giriş ritüelini.
Birinci kat, mağaza vitrinleri. Günün modasına uygun giysiler... Cansız mankenlerin ölü bakışları “Sarı ve tonlarını giyin!” diyor. Farklı markalar, benzer ürünler… Vitrinleri düzenleyenler, giyim dışında farklı objeler kullanıyor. Mavi bir sandalye, denizci feneri, can simidi… Fark edilmiyor ürünlerin tekdüzeliği. Vitrinleri seyrederek, yürüyen merdivenlere kadar geliyor Hacer. Yürüyen merdivenler, yürümeyi unutan insanlarla dolu. Kalabalığa uyuyor Hacer. İstiflenip, üst kata taşınıyor kalabalıkla beraber. Bildik, ünlü bir markaya ait bir mağaza merdivenlerin tam karşısında karşılıyor onları.  Vitrinindeki ürünlerin modelleri, renkleri aynı… Fakat “%70’e varan indirim” yazısı dikkatini çekiyor müşterilerin.  “9.99’dan başlayan fiyatlar”ı gören kalabalık akın akın doluşuyor içeri. Hacer de onlarla birlikte hareket ediyor. İndirimli reyonu arıyor içeride. Köşede bir sepet… Başı kalabalık. Zar zor ulaşıyor sepete. Geçen sezonun ürünleri bunlar. Defolu ya da seçilenlerden arta kalanlar. İşe yarar bir şey bulamıyor Hacer. Kalabalığın ruhu, burada kendine uygun bir şeyleri uygun fiyattan satın alabileceğine ikna ediyor onu. Dikkatle dolaşmaya başlıyor. Ya rengini beğenmiyor baktıklarının ya   bedenleri küçük. Tam umudu kestiği sırada, askıdaki sarı elbise dikkatini çekiyor. “Tanrım, bu benim olmalı!” diyor içinden. Kalabalığı yararak elbisenin olduğu yöne doğru ilerliyor. Kumaşı, rengi, modeli harika.  XL bedenini bulup deneme kabinine yöneliyor. Kabinler dolu. Geçen sezonun renkleriyle bekliyor sıradakiler. Kabinlerden çıkanlar sarının tonlarına bürünüyor. Uzunca bir bekleyişten sonra sıra Hacer’e geliyor. Elbiseyi deniyor. Biraz dar mı geldi ne? Sıkıyor. Omuzları ve kalça kısımları dikişleri patlayacak kadar sıkıyor aslında. “Bu elbiseyi almak istiyorum” diyor Hacer. “Ne yapıp edip kilo vermeliyim.” Almak istiyor. Kararsız… Bilinçaltı devrede. “Al beni!” diyor elbise. Kabinden çıkıp kasa kuyruğuna giriyor. Elbiseye bakıyor göz ucuyla. “Kasada otur otur, iyice şiştim tabi. Hep bu iş yüzünden.” diye geçiriyor içinden. Sonra elbisenin yerine de konuşuyor Hacer: “Kilo vermelisin biraz. Ama bu diyetle falan olmaz Hacer Hanım. En iyisi midene kelepçe taktır sen.”
       “Sıradaki” diyor kasa görevlisi genç adam. Hacer, elindeki sarı elbiseyi tezgâhın üzerine koyuyor. “Peşin, taksit? –Yakışıklı çocukmuş- 86 lira 41 kuruş. –O da benim gibi müşterinin gözlerine bakmıyor- Şifreniz lütfen. –Bazı müşteriler de beni inceliyor mu acaba böyle?- İyi günlerde kullanın.” Hacer paketi alıyor. Kısacık bir an göz göze geliyor kasiyerle. Sonra hemen sıradaki müşteriye yöneliyor kasiyerin bakışları. Hacer, “Görürsünüz bak. Ben de bu elbisenin içine girmezsem eğer…” diye söylenerek çıkıyor mağazadan. Elbiseyle birlikte zorlu bir mide küçültme ameliyatı sattığının farkında değil genç kasiyer, çoktan unutmuş olmalı Hacer’i.
*Patika Kültür, Sanat, Edebiyat Dergisinin 92. sayısında yayımlanmıştır.