YAŞINI BAŞINI ALMADAN GİTME
Çekip gideceksin ha! İçini sırtlanlar kemirirken, örtmüşken gönül pencerenin perdelerini… Issızlığına gömülüp, beynindeki kurtları dökmeden, akmayan gözyaşlarını şarap diye içerek çekip gideceksin ha?
Nereye yolculuk?
Kışa mı bahara mı?
Şırıl şırıl bir gün yoksa henüz uyandığın hiçbir sabahta, gittikçe çoğalıyorsa içinde ölümün sesi, yaprak dökümü başlamışsa, terk ediyorsa bir bir seni sevdiklerin; güz sonudur, unutma! Gittiğin yerde de üşüyeceksin. Daha kalın kabuklar öreceksin ışıksız, yapraksız dallarına.
İçini yaban otları sarmışsa boşuna niyetlenme hiç. O otları temizlemeden yürüyemezsin. Sana rağmen, hiç bir yere gidemezsin.
Bu yolculukta kendini sen taşıyacaksın.Yaşını başını almadan gitmeye kalkma sakın. Acılardır olgunlaştıran insanı. Acını, kahrını yüklenmeden çıkamazsın bu yolculuğa.
Yağmurlu günlerde bir göl kenarına uzanmadan, suyun suya kavuşmasını, ışığın ışığa dokunuşunu görmeden gitme. Yoksa gürültüyle açan her çiçek, dallarından düşecek.
Unutma : Gideceğin en uzak yer “kendinsin”. Yaşam tohumların çürümemişse eğer, çiçekler basacak dallarına. Saksıda süs çiçeği olsan da bozkırda yaban gülü olsan da bir.
Hep bir ışık arıyoruz, ya da bir kara: tutunmak için. Çiçeklenmek istiyoruz çünkü.
Kimimiz salonlarda, kimimiz bir dorukta kar altında, kimimiz suda nergis, açmayı bilmiyoruz.
Evet, gitmeli, aramalı, çünkü çiçeksiz olmamalı bahar. İnsan, yeniden insan olmak için, döllenmeli kendi suyunda.
Ama biliyorum aslında “gitmek” değil, “kaçmak” senin niyetin. “Tası tarağı toplama zamanı geldi” diyorsun.Zamanın karesine çarpılıp, yollara bölüneceksin. Sen kere sen, elde var sıfır!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder