8 Ağustos 2016 Pazartesi



ABLAM VE BEN
Büyüklerin oyununa gelip
Kendi oyunlarınızdan vazgeçmesek.
                                                                               Çocuklukta diretsek biraz
Çocuk kalabilsek…”M.Ş.

            İkimiz de çocuktuk henüz, hayatı oyun sanıyorduk. Çamurlu bir gecekondu mahallesinde,  bütün gün sokaklarda oynayarak büyüyorduk. O zamanlar, sadece iki yaş büyüktün benden ve ben annemin bana ayırdığı yumurta sarılarını yiyerek kapata bilirim sanıyordum bu yaş farkını.
            Nüfus kaydın geç yapıldığı için ilkokula birlikte başlamıştık. Nasıl da sevinmiştim o gün aynı sınıfta, akranım olduğun için. Aklımca, artık kavga ettiğimizde “ Ben ablanım senin” diye aramızdaki yaş farkını yüzüme vuramayacaktın. O gün, sınıf başkanı seçildiğinde bir kez daha nefret ettim senden. Senin de içten içe bir nefreti büyüttüğünün farkına vardım. Tahtada, yaramazlar listesine ha bire adımı yazdın. Koşullar aramızda bir fark daha yaratmış, işler daha da zorlaşmıştı benim için; artık hem ablam hem başkanımdın.  Üstelik sadece bana değil bütün sınıfa hükmediyordun.
            Ben sana yetişmeye çalıştıkça yumuluyordum yumurtanın sarısına, sen aynı yumurtanın akını yiyerek benden daha hızlı büyüyordun. Anlayamıyordum bir türlü, yetişemiyordum arkandan.
            Ben biraz daha hızlı büyüsem, sen biraz ağırdan alsan; sen abla, ben erkek olduğumu unutsam arkadaş olabilir miydik? En çok, son kez birlikte şeker toplamaya çıktığımız o bayram sabahı yaklaşmıştık buna. Bana Charlie’nin Melekleri baskılı bir t-short; sana karpuz kollu, üzerinde sarıpapatyalar olan beyaz bir elbise almışlardı hani. Belinde, arkadan fiyonk yapıp bağladığın sarı kurdeleden bir kuşağı vardı elbisenin. Neden bilmem, bugün bile seni hep o elbisenin içinde hayal ederim.
O bayram sabahı, ilkönce İskender amcalara koşmuştuk: Çocuklara şekerlerin yanında bozuk para ikram eden tek komşumuza. Harçlıklarımızla hediyeli leblebi tozlarından alıp, köşedeki duvarın üstünde ayaklarımızı sallayarak şakalaşıyorduk. Birden, leblebi tozu boğazına yapışmış, boğulacak gibi olmuştun. “Helal, helal” diye sırtına vurup kurtarmıştım seni boğulmaktan. Sen de leblebi tozundan çıkan plastik oyuncağını bana vermiştin. Sonra bütün mahalleyi dolaşıp şeker toplamıştık. Ben topladıklarımı yerken, sen biriktiriyordun onları, tıpkı büyükler gibi sol omzuna taktığın çantanın içinde. Sarı, sıcak bir Ağustos günüydü, hiç unutmuyorum. Akşama kadar sokakta birlikte oynamış, birlikte çocuk olmuştuk.
Sonra mevsimler nasıl değişti, yıllar nasıl geçti bir türlü anlayamadım. İlkokulla birlikte sınıf arkadaşlığımız da bitti. Beni ortaokula yazdırdılar, sen iyice eve kapandın. “Çocukluktan çıktın artık” dediler sana. Arada bir kızdırmak için çekiştirdiğim saçlarını örttüler, ev işlerine yardım etmeye başladın. Artık bir gecede büyümenin sırrını çözmüş gibi bakıyordun. Öyle büyümüş, öyle uzaklaşmıştın benden.
Sokak beni, ben seni çağırdıkça oynamak için “Çocuk muyum ben” diyordun. Kendin de inanmıştın çocuk olmadığına. Ben kapatmak istedikçe büyüyordu aramızdaki o lanet yaş farkı. Gecekondu mahallemizde evler çoğalıp birbirine yaklaşırken, içindekiler nasıl yabancılaşıyorsa bir birine, öyle yabancılaşıyorduk birbirimize.  Bir kış günü, elleri cebinde, karanlıklar içinde bir çocuktum sanki. Ve ben,  sokağın başında, o beyaz elbisenle sek sek oynarken hayal ediyordum seni. Beraber oynamak için koşuyordum, sokağın karanlığında yuvarlanıp uzaklaşıyordun benden. “Üstün çamur olacak, bak annem kızacak sonra” diye sesleniyordum arkandan, ayağa kalkıp bana doğru koşman için. “Ben büyüdüm” diyordun her defasında, sanki çocuk olmak suçmuş gibi. Sanki ben hala çocuk kaldığım için benden daha çok nefret ediyormuş gibi…
Kış uzuyor muydu ne?
Sonra bir gün, tam havalar ısınırken, bir sandığın üstüne oturttular beni. “Damattan bahşiş isteyeceksin” dediler. O sandığın içinde neler vardı bilmiyorum. Ben,  seni hayal ediyordum karpuz kollu o beyaz elbisenle. Sonra kırmızı bir kurdele verdiler elime;  “Beline bağla” dediler “ ablanın.”  Bu kez büyükler oynuyor, biz susuyorduk.
Nasıl bir oyundu bu, neden kanlar içindeydi o sarı kurdele?
Sonrası karanlık. Hayal meyal hatırlıyorum: Sen karanlığın içinden, karpuz kollu beyaz elbisenle bana doğru yürüyor, tam karşımda duruyordun. “Elim sende!” der gibi “aklım sende!” diyordun. Bir kez daha, bir kez daha nefret ediyordum senden. Sarıdan kızıla dönen kurdeleye bir düğüm atarken.
O gece sen başka bir eve, benden çok uzaklara gittin.

Oysa sadece iki yaş vardı aramızda. Bir de sen kız, ben erkektim. 
                              
                                                         Mehmet ŞEN
*Hayal Bilgisi  Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi 21 Sayıda yayımlanmıştır.