27 Mayıs 2016 Cuma



GAZ MASKELİ SEMAZEN
(Öykü)
                                                                                                                      Mehmet ŞEN
Esmer, cılız bir delikanlıydı Fırat. İki yıl önce, okumak için gelmişti İstanbul’a. Babası, elinde avucunda ne varsa her ay oğluna gönderiyor, “Yeter ki oğlum okusun” diyordu.  Kahvede arkadaşlarına gururla anlatıyordu İstanbul’daki oğlunu. 
Fırat okuyordu, hem de eline ne geçerse. Öyle bir tutkuya dönüşmüştü ki bu, babasının gönderdiği paranın neredeyse tamamını kitaplara harcıyor, evin kirasını bile zor artırıyordu o paradan. Çay yanında simit ve peynir yemekten iyice kurumuş, avurtları içine çökmüştü delikanlının. Okudukça başka dünyalar görüyordu. Dünyayı, başka türlü görüyordu. Daha mutlu, daha güzel bir dünya kurabilmenin büyüsüyle yaşıyordu.
Geceler gündüzlere, düşler gerçeklere karışırken okul kantininde Berçem’le* karşılaştı bir gün. Onun, yüzünü çevreleyen kızıl saçları, ışıl ışıl bakan iri siyah gözleri düşlerinin bir parçası oldu.  Giderek derslerini aksatmaya başladı. Bin Bir Gece Masalları’ndan çıkıp gelen bu kızla birlikte bildiriler dağıtmaya, eylemlere katılmaya öncelik verir oldu.
Gezi olaylarının başladığı günlerdi. Gençler, küçük pınarlar gibi, şehrin dört bir yanından akarak doldurmuşlardı parkı. Farklı sınıflardan, farklı inançlardan geliyorlardı. Anarşistleri de vardı, futbol taraftarları da... İnternet üzerinden haberleşip alanlarda buluşan gençlerdi bunlar. “Apolitik” denilen Y kuşağının çocukları.
Baharla birlikte dağların doruklarındaki karlar eriyince nehrin suları nasıl kabarırsa, Fırat da içindeki coşkunun  öyle kabardığını hissediyordu o gün. Berçem’in telefonuyla uyanmıştı. “Harekete geçme vakti, hazırlıklı gel” demişti Berçem. Kitapların arasından birini seçti, kırmızı bandanasını boynuna bağladı. Berçem’in uyarısını dikkate alarak cebine birkaç limon koydu. Gaz maskesini denemek için aynanın karşısına geçti. Dedesinden kalma zırhıyla Don Kişot belirdi aynada. Elinde eğri büğrü kılıcı ve paslı kalkanıyla“Hazır mısın” dedi, Don Kişot. “Hadi” dedi Fırat, maskeyi çantasına koydu ve sokağa çıktı.
Berçem’le sözleştikleri yerde buluştular. “Ne getirdin?” diye sordu Berçem, uzandı, Fırat’ın elindeki kitaba baktı. Kapağındaki yel değirmeninden tanıdı, yüzüne bir gülümseme yayıldı kızın, “İyi seçim” diye onayladı delikanlıyı. Güvenlik nedeniyle ara sokaklardan geçerek Taksim’e ulaştılar. Alanda kalabalık giderek büyüyordu. Parkın merdivenlerinden çıkarak cıvıltıyla gezinen gençlerin arasına karıştılar. Yüzlercesi ağaçların altında toplanmış bahar kuşları gibiydiler. Kimi su dağıtıyor, kimi çöpleri topluyor… Herkes birbirlerine yardım etme telaşında. Sessiz ve kendiliğinden bir iş bölümü yapılmış aralarında. Berçem ve Fırat da, bu küçük çadırlarda nöbet tutan eylemcilere kitap okuyarak destek olacaklardı bugün. Fırat, bu kez daracık odasında değil, onlarca insanın karşısında okuyacak olmanın heyecanıyla boğazını temizledi, kitabın ilk sayfasını açtı.
Gaz maskeli, beline kadar çıplak, yumrukları sıkılı bir semazen dönüyordu başucunda. Semazenin kırmızı tennuresi kavisler çizerek havalanırken okumaya başladı: “ Birinci Bölüm: Senyör Kesada’nın tatlı delilikleri….” Fırat, yollara düşüp zayıfları korumak, hain ve ahlaksızları cezalandırmak isteyen Don Kişot’un maceralarını okudukça kalabalık ona eşlik etmeye başladı.  Dinleyicilerden biri berber, biri papaz kılığında, ortaya çıktı. Fırat okudukça onlar da dudaklarını kıpırdatıyor, el kol hareketleriyle kahramanları canlandırıyorlardı. Alan bir tiyatro sahnesine döndü. Manchalı Don Kişot, aşkını anlatırken.  “Dulcinea” diye bağırıyor, semazen dönmeye devam ediyordu. Fırat’ın kaldığı yerden okumayı Berçem sürdürdü. Fırat ona, kendi Dulsinea’sına, bakıyordu. Semazen, tennuresi ateşe tutulmuş bir pervane gibiydi şimdi. Onun yarattığı burgaca kapılıp gitti Fırat. Akmak istedi. Hayalindeki o mutlu evrene doğru akmak... Onunla birlikte, alandaki herkesi alarak, ışıklı dar bir delikten geçtiklerini hayal etti. O anda, o bahar gününde, o havada,  her şey mümkün görünüyordu.
Saatler ilerlemiş, kitap bitmişti. Bu kez bakışlar Taksim Meydanı’na çevrildi. Herkes beyaz gömlekli, siyah pantolonlu bir adama bakıyordu. Sırt çantası ayaklarının dibinde, elleri cebinde bir adam: Duruyordu. İnsanlar ona önce şaşkınlıkla bakmışlar, sonra destek olmak için onlar da birer ikişer durmaya başlamışlardı. Dalga dalga yayıldı haber. Plazaların duvarlarındaki dev ekranlarda, ana heber bültenlerinde, her yerde duran adam görünüyordu. Onunla birlikte sadece Taksim değil, Türkiye donup kalmıştı sanki. Öyle güçlü bir duruştu ki bu; polisler, toma’lar bile durmak zorunda kalmıştı, uzun süre saldıramadılar. Ağaçlar rant uğruna sökülmesin diye küçük bir grubun başlattığı eylem, büyük bir toplumsal muhalefete dönüşüyordu.
Sabaha karşı harekete geçti kolluk kuvvetleri. Aldıkları emirle önce çadırları topladılar, sonra parkı boşaltmak istediler. Direnenler gözaltına alınıyordu. Ani bir baskınla savaş alanına dönmüştü park. Biber gazının etkisiyle bağrışmalar arttı, kalabalık dağıldı. Fırat ve Berçem kelepçelenip karakola götürülürken, Toma’lardan sıkılan tazyikli suya direnenleri ve sıkılan gazın karşısında dimdik duran “Kırmızılı Kadın”ı gördüler. Yeni bir tarih yazılıyor; yeni kahramanlar, yeni Don Kişotlar doğuyordu.

Karakoldan çıktığında babası karşıladı Fırat’ı. Evinde arama yapılmış, kitaplarına el konulmuştu. Yel değirmenlerine karşı, tennuresi alevden bir semazen dönüyordu kafasının içinde.  Berçem’i aradı. Ulaşılmıyordu. 
*Berçem: (Kürtçe) Nehri, akarsuyu seven kadın.

9 Mayıs 2016 Pazartesi

BİRKEN HİÇ OLMAK
Henüz söylenecek bir şeyler varken, anlam o denli tüketilmeden çekip gitmeli. O son sözün duyulardaki dehşetini duyumsamalı insan. “Gitme” demeye cesaret bırakmalı ayrılığın.Giden özlemleriyle gitmeli. Kalan, beklemeli gideni daha şimdiden.
Güneşli bir günde, sıcak ekmek kıvamında olmalı ayrılık.Ansızın kapandığında kapılar, yüreğin “Dur! Gitme!” der gibi, sıkışmalı kapı aralığına.Söylenecek bir söz kalmalı ayrılığa.Aşk, ikiden bir olmaksa, ayrılınca birden iki olabilmeli.
Söylenecek bir söz, geriye dönecek güç kalmadığında çekip gitmek, tetiği çekmektir. Kurşunlanansa “hayat”tır. O hayat avuçlarında parçalanırken görünmez olur acısı. Ne giden kendisi gibidir artık ne de geride kalan.
Bir tenorun sesiyle yağan, kılcal damarlarından ince bir yağmurda, ıslak iki dudak kalır geriye.Ve gök gürültüsü.. Ve başına düşen dünya… Ve beyninde açılan koca bir kara delik kalır. Ne sen kalırsın ne de o. İkiden bir olamamışken, birden HİÇ olursunuz.
Mehmet ŞEN

5 Mayıs 2016 Perşembe






YAŞINI BAŞINI ALMADAN GİTME
Çekip gideceksin ha! İçini sırtlanlar kemirirken, örtmüşken gönül pencerenin perdelerini… Issızlığına gömülüp, beynindeki kurtları dökmeden, akmayan gözyaşlarını şarap diye içerek çekip gideceksin ha?
Nereye yolculuk?
Kışa mı bahara mı?
Şırıl şırıl bir gün yoksa henüz uyandığın hiçbir sabahta, gittikçe çoğalıyorsa içinde ölümün sesi, yaprak dökümü başlamışsa, terk ediyorsa bir bir seni sevdiklerin; güz sonudur, unutma! Gittiğin yerde de üşüyeceksin. Daha kalın kabuklar öreceksin ışıksız, yapraksız dallarına.
İçini yaban otları sarmışsa boşuna niyetlenme hiç. O otları temizlemeden yürüyemezsin. Sana rağmen, hiç bir yere gidemezsin.
Bu yolculukta kendini sen taşıyacaksın.Yaşını başını almadan gitmeye kalkma sakın. Acılardır olgunlaştıran insanı. Acını, kahrını yüklenmeden çıkamazsın bu yolculuğa.
Yağmurlu günlerde bir göl kenarına uzanmadan,  suyun suya kavuşmasını, ışığın ışığa dokunuşunu görmeden gitme. Yoksa gürültüyle açan her çiçek, dallarından düşecek.
Unutma : Gideceğin en uzak yer “kendinsin”. Yaşam tohumların çürümemişse eğer, çiçekler basacak dallarına. Saksıda süs çiçeği olsan da bozkırda yaban gülü olsan da bir.
Hep bir ışık arıyoruz, ya da bir kara: tutunmak için. Çiçeklenmek istiyoruz çünkü.
Kimimiz salonlarda, kimimiz bir dorukta kar altında, kimimiz suda nergis, açmayı bilmiyoruz.
Evet, gitmeli, aramalı, çünkü çiçeksiz olmamalı bahar. İnsan, yeniden insan olmak için, döllenmeli kendi suyunda.
Ama biliyorum aslında “gitmek” değil, “kaçmak” senin niyetin. “Tası tarağı toplama zamanı geldi” diyorsun.Zamanın karesine çarpılıp, yollara bölüneceksin. Sen kere sen, elde var sıfır!

2 Mayıs 2016 Pazartesi

DÜŞ
Benim gibi “güneşi” olmayanların gölgelerini tanıma fırsatı da olmamıştır hiç. 
En küçük kıpırtının bile kulakları tırmaladığı gecelerde, gölgemin gelip omzuma dokunduğunu duyumsarım. Islak, karanlık bir düşün sabaha karşı anımsanamayışı gibi bir şey bu... Kim bilir kaçıncı uykusuzluğuma gömülüp, çapakları siler gibi sildiğim bir düşün öylece akıp gidişini seziyorum şimdi gözlerimden.
Gidiyorum... Bilmediğim bir yerden, bilmediğim bir yere doğru... Ne koridor, ne de bir yol... Sessiz sakin bir akşam. Her şey kendi gibi.
Bense kuyruğunu yitirmiş bir kurbağa yavrusu gibi dolanıyorum. Işığın ve ısının var olduğu yöne doğru devam ediyorum. Oysa ısı da ışık da sonsuz değil...
“Ne kadarı düş, ne kadarı gerçek” hiçbir zaman bilinmeyecek. Sesimi ve etimi bırakıp gidiyorum... Yeni sözcüklere konuk...
            d
              ö
                    k
                            ü
                               l
                                  ü
                                     y
                                        o
                                           r
                                             u
                                                    m;
Güneşi boğazlanmış bütün kentlerden, karantinalardan... GECEYE DOĞRU.
Gecenin ortasında, ışıldayan gözlerindeyim düşlerin.
Islak, karanlık bir düşteyim.
                                                   Mehmet ŞEN