
ABLAM VE BEN
“Büyüklerin
oyununa gelip
Kendi
oyunlarınızdan vazgeçmesek.
Çocuklukta
diretsek biraz
Çocuk
kalabilsek…”M.Ş.
İkimiz de çocuktuk henüz, hayatı oyun sanıyorduk. Çamurlu
bir gecekondu mahallesinde, bütün gün
sokaklarda oynayarak büyüyorduk. O zamanlar, sadece iki yaş büyüktün benden ve
ben annemin bana ayırdığı yumurta sarılarını yiyerek kapata bilirim sanıyordum
bu yaş farkını.
Nüfus kaydın geç yapıldığı için ilkokula birlikte
başlamıştık. Nasıl da sevinmiştim o gün aynı sınıfta, akranım olduğun için.
Aklımca, artık kavga ettiğimizde “ Ben ablanım senin” diye aramızdaki yaş
farkını yüzüme vuramayacaktın. O gün, sınıf başkanı seçildiğinde bir kez daha
nefret ettim senden. Senin de içten içe bir nefreti büyüttüğünün farkına vardım.
Tahtada, yaramazlar listesine ha bire adımı yazdın. Koşullar aramızda bir fark
daha yaratmış, işler daha da zorlaşmıştı benim için; artık hem ablam hem
başkanımdın. Üstelik sadece bana değil
bütün sınıfa hükmediyordun.
Ben sana yetişmeye çalıştıkça yumuluyordum yumurtanın
sarısına, sen aynı yumurtanın akını yiyerek benden daha hızlı büyüyordun.
Anlayamıyordum bir türlü, yetişemiyordum arkandan.
Ben biraz daha hızlı büyüsem, sen biraz ağırdan alsan;
sen abla, ben erkek olduğumu unutsam arkadaş olabilir miydik? En çok, son kez
birlikte şeker toplamaya çıktığımız o bayram sabahı yaklaşmıştık buna. Bana
Charlie’nin Melekleri baskılı bir t-short; sana karpuz kollu, üzerinde
sarıpapatyalar olan beyaz bir elbise almışlardı hani. Belinde, arkadan fiyonk yapıp
bağladığın sarı kurdeleden bir kuşağı vardı elbisenin. Neden bilmem, bugün bile
seni hep o elbisenin içinde hayal ederim.
O
bayram sabahı, ilkönce İskender amcalara koşmuştuk: Çocuklara şekerlerin
yanında bozuk para ikram eden tek komşumuza. Harçlıklarımızla hediyeli leblebi
tozlarından alıp, köşedeki duvarın üstünde ayaklarımızı sallayarak
şakalaşıyorduk. Birden, leblebi tozu boğazına yapışmış, boğulacak gibi
olmuştun. “Helal, helal” diye sırtına vurup kurtarmıştım seni boğulmaktan. Sen
de leblebi tozundan çıkan plastik oyuncağını bana vermiştin. Sonra bütün
mahalleyi dolaşıp şeker toplamıştık. Ben topladıklarımı yerken, sen
biriktiriyordun onları, tıpkı büyükler gibi sol omzuna taktığın çantanın
içinde. Sarı, sıcak bir Ağustos günüydü, hiç unutmuyorum. Akşama kadar sokakta
birlikte oynamış, birlikte çocuk olmuştuk.
Sonra
mevsimler nasıl değişti, yıllar nasıl geçti bir türlü anlayamadım. İlkokulla
birlikte sınıf arkadaşlığımız da bitti. Beni ortaokula yazdırdılar, sen iyice
eve kapandın. “Çocukluktan çıktın artık” dediler sana. Arada bir kızdırmak için
çekiştirdiğim saçlarını örttüler, ev işlerine yardım etmeye başladın. Artık bir
gecede büyümenin sırrını çözmüş gibi bakıyordun. Öyle büyümüş, öyle
uzaklaşmıştın benden.
Sokak
beni, ben seni çağırdıkça oynamak için “Çocuk muyum ben” diyordun. Kendin de
inanmıştın çocuk olmadığına. Ben kapatmak istedikçe büyüyordu aramızdaki o
lanet yaş farkı. Gecekondu mahallemizde evler çoğalıp birbirine yaklaşırken,
içindekiler nasıl yabancılaşıyorsa bir birine, öyle yabancılaşıyorduk
birbirimize. Bir kış günü, elleri
cebinde, karanlıklar içinde bir çocuktum sanki. Ve ben, sokağın başında, o beyaz elbisenle sek sek
oynarken hayal ediyordum seni. Beraber oynamak için koşuyordum, sokağın
karanlığında yuvarlanıp uzaklaşıyordun benden. “Üstün çamur olacak, bak annem
kızacak sonra” diye sesleniyordum arkandan, ayağa kalkıp bana doğru koşman
için. “Ben büyüdüm” diyordun her defasında, sanki çocuk olmak suçmuş gibi.
Sanki ben hala çocuk kaldığım için benden daha çok nefret ediyormuş gibi…
Kış
uzuyor muydu ne?
Sonra
bir gün, tam havalar ısınırken, bir sandığın üstüne oturttular beni. “Damattan
bahşiş isteyeceksin” dediler. O sandığın içinde neler vardı bilmiyorum.
Ben, seni hayal ediyordum karpuz kollu o
beyaz elbisenle. Sonra kırmızı bir kurdele verdiler elime; “Beline bağla” dediler “ ablanın.” Bu kez büyükler oynuyor, biz susuyorduk.
Nasıl
bir oyundu bu, neden kanlar içindeydi o sarı kurdele?
Sonrası
karanlık. Hayal meyal hatırlıyorum: Sen karanlığın içinden, karpuz kollu beyaz
elbisenle bana doğru yürüyor, tam karşımda duruyordun. “Elim sende!” der gibi
“aklım sende!” diyordun. Bir kez daha, bir kez daha nefret ediyordum senden.
Sarıdan kızıla dönen kurdeleye bir düğüm atarken.
O
gece sen başka bir eve, benden çok uzaklara gittin.
Oysa
sadece iki yaş vardı aramızda. Bir de sen kız, ben erkektim.
Mehmet ŞEN
*Hayal Bilgisi Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi 21 Sayıda yayımlanmıştır.
Mehmet ŞEN
*Hayal Bilgisi Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi 21 Sayıda yayımlanmıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder