16 Eylül 2018 Pazar

M.ÖZGÜR MUTLU(Söyleşi)


                                          (Fotoğraf: Deniz Dengiz Şimşek)


M.Özgür MUTLU:“Sen oralarda bir yerlerde olmalısın sevgili okuyucum, ben neredeyim acaba?”
Söyleşi: Mehmet ŞEN
2011 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’nü alan ilk kitabı “Van Gölü Ekspresi” ile tanıdığımız yazar M.Özgür Mutlu ile çocukluk yıllarından Karton Ev’e uzananyazarlık serüveni konuştuk.
“Çocukken kimsem oyum ben…” diyorsunuz. Siz nasıl bir çocuktunuz? Bize o günlerden, çocukluğunuzdan bahseder misiniz?

Bir çocuktan bir katil yaratılabiliyor olsa da herkesin içinde kalan saf bir taraf olduğunu düşünüyorum. Kiminde bu kalın bir tortu altında örtük oluyor, kiminde ise yüzeye daha yakın. Sadece saflık değil elbette, çocukken yaşadığımız travmalar, yitirişler, örselenişler de kimliğimiz üzerinde rol oynuyor. Yazdıklarım en çok çocukluğumun yansıması. Çocukluğumu iki kelimeyle özetleyecek olsam bu kelimeler köy ve yol olurdu. İlk çocukluk yıllarımın büyük kısmı köyde, anneannemin yanında geçti. İstasyonu, lüküs lambasını, tütünü, üzümü, uçurtmayı, kavgayı, hayat dediğimiz iç avluyu, şeytan ve cin söylentilerini, masalları köyde tanıdım. Bankacı olan babamın tayinleri nedeniyle henüz ilkokuldayken, şehir değiştirmeye başladık. Eşya toplamak, eşya yaymak, arkadaşlardan kopmak, yeni şehirlerin sokaklarında kaybolmak ve yeni insanlarla tanışmak rutinimiz oldu uzun süre. Yaptığımız yol bana çok şey kattı. Bir yerde kalıcı olmadığını bilmek, orayı sahiplenememek, sahiplendiğin şeyleri her defasında yitirmek insanı erken olgunlaştırıyor. Dahası bir sürü görüntü ve hikâye biriktirebildim. Bu iki kavramın izdüşümleri birçok öykümde kendine yer buldu. Çocukluğuma döndüğümde öyküyü orada buluyorum.

Her yazarın yazmaya başlamasında bir dizi tesadüfler bulunur mutlaka. Geriye dönüp baktığınızda,sizin yazarlık serüveninizi etkileyen tesadüfler nelerdi?

Birkaç tesadüfe bağlayamam ama birçok etkenin bir araya gelmesi sonucu yazmaya başlamış olmalıyım. Öncelikle iyi kötü kütüphanesi olan bir evin çocuğu olmam, darbe dönemlerinde saklanan kitapların değerli bir imgeye dönüşmesi benim için, ilkokulda okuma ve yazma sevdalısı bir ilkokul öğretmenine sahip oluşum, başka bir şehre taşındığımızda arkadaşlarımla ve öğretmenimle mektuplaşmaya başlamam yazma alışkanlığı edinmemde rol oynamış olmalı. Sonra kendimi günlüğe benzer bir defter tutarken buldum, içimden geçenleri, ilk aşklarımı, acılarımı vs. yazarken nasıl kurgu yapmaya başladım hatırlamıyorum. O iç dökmeler bir yerden sonra öykülere dönüştü ve kendimi anlatmaktan vazgeçip başka insanları ve hayatları yazmaya başladım. 

Yazmaya mektuplarla başlamışsınız. O uzun mektupların yerini bugün kısa mesajlar aldı. Artık kelimeler, harfler eksiltilerek yazılıyor. Bu dönüşüm öykü yazarlığını nasıl etkiliyor sizce?

Hızın başat belirleyici olduğu, imajlar ve imgeler çağındayız. Bu hıza ayak uydurmak için elbette teknolojinin getirdiği olanakları kullanmak durumunda kalıyoruz. Bundan kaçmak mümkün görünmüyor. Tekrar mektuba dönülebileceğini sanmam. Kimsenin uzun uzun yazmaya da, bir nasılsın’ın cevabını haftalarca beklemeye de zamanı yok. Bu hız edebiyatı da etkiliyor. Tolstoy, Dostoyevski, Yaşar Kemal gibi oylumlu eserler yerini daha kısa ancak uzunluğu derinliğiyle tanımlanabilecek anlatılara bırakıyor. Bu da gayet normal. Çağımızın önüne geleni silip süpüren muazzam hızıyla ancak kendi kadar hızlı metinlerle başa çıkılabiliyor. Örneğin çok kısa (ya da kısa kısa) öyküler önem kazanıyor. Anlatı derinliği, çok katmanlı oluşu yansımasını okurun zihninde buluyor ve uzunluğu ancak verdiği etkinin uzunluğu ve şiddetiyle doğru orantılı olarak ölçülebiliyor. Sonuçta hızı yavaşlatmak ancak yazıyla ve daha geniş manada sanatla olabiliyor, bu yavaşlatma ancak uzun uzun yazmak anlamına gelmiyor, kısa ve vurucu metinler bizi içinde bulunduğumuz hızlı akıştan daha etkili şekilde koparıp başka bir düzleme taşıyor. 

Sizin dergicilik maceranız 1999 yılında “Vesaire” adlı fanzinle başlıyor. Dergi fikri ilk ne zaman oluştu ve sonrasında bu alanda neler yaptınız?

Vesaire fanzin’in doğuşundan birkaç yerde söz etmiştim. Edebiyata ve yazmaya kafa yormaya başladığımız ilk gençlik dönemimizde şair arkadaşlarımla birlikte karar verdik vesaire’yi çıkarmaya. Vesaire bizim için heyecan patlaması, başkaldırı, meydan okuma, küfür, ergenlik hezeyanı, sığınacağımız liman, varoluşumuzu sınadığımız mecra idi. Hayatımda yaptığım en güzel işlerden biriydi. O zamanki duygulara ve heyecana bir daha erişmenin mümkün olmadığını biliyorum. Üniversite yıllarında ise düşe-yazma edebiyat dergisi yayın kurulunda 2003-2005 yılları arasında bulundum. ODTÜ Öykünün Ayak İzleri Öykü Yarışması’nda dereceye girmiştim. Oradaki öykümü okuyan arkadaşlar (düşe-yazma’nın kurucu çekirdeği) gelip beni bulmuş ve dergiye katılmamı istemişti. Ben de henüz kuruluş aşamasında olan dergiye katılmıştım ve ilk sayıdan itibaren yayın kurulunda yer aldım. Dergicilik hakkında çok şey öğrendim o süreçte, nasıl sabahlara kadar oturulup mizanpaj yapılır, ucuza bastırmak için matbaalar nasıl dolaşılır, kapak rengi baskıda nasıl değişir, nasıl dergiye reklam bulunmaz, bir sayı daha çıksın diye nasıl cepten yenir, borçlanılır, nasıl batılır, bunları gördüm. Aynı zamanda ömür boyu sürecek dostluklar kazandım, edebiyat hayatıma daha çok sirayet etti, düzenli yazmamı sağladı, şimdilerde yazıp çizen birçok insanı tanıdım, iyisiyle kötüsüyle ilk öykülerimi okuyucuyla buluşturdum. 

Dergilerin yazın dünyamızdaki yeri nedir? Sizin bir yazar olarak olgunlaşmanızda nasıl bir etkisi oldu bu dergilerin?

2002 yılından bu yana çeşitli dergilerde öykülerim yer alıyor. Son yıllarda sayı olarak arttığını söyleyebilirim. Dergilerin bir yazarın yazın yolculuğunda çok önemli duraklar olduğu açık. Her şeyden önce dergilerde görünmek, okura yapılan bir çağrı. Bir şeyler yazdım ve okurun bunu görmesini istiyorum anlamına geliyor ki bu da yazarın az çok yazdığına güvenmesi ve cesaretli olması anlamını taşıyor. Defterimizde, bilgisayarımızda yazdıklarımız bir ölçüt oluşturmuyor, değişiyor, dönüşüyor, çöpe gidebiliyor. Ancak dergilerde göründü mü artık geri dönüşü yok, yazın yolculuğunda bir ana işaret ediyor. Bu da dönüp bakmak, ilerleyişimizi ya da gerileyişimizi görmek açısından önemli. Yaptığımız hataları da kaydediyoruz. Ben dergilerde yer alan birkaç öyküme, şimdi bakınca, keşke yayınlanmasaymış diyebiliyorum. Ders verici yanı bu. Ama bu olmak zorunda, yoksa o anki yazın dünyası ve kendi yazın yolculuğumuz içindeki yerimizi tespit etmek pek olası değil.  

2011 yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’nü kazanan dosyanız daha sonra Varlık Yayınları tarafından Van Gölü Ekspresi adıyla yayımlandı. 2007 yılında da aynı ödülde dikkate değer bulunmuştunuz. Ödüller sizin için ne ifade ediyor?

Ödüller benim için daha çok okura ulaşmak anlamını taşıyor. Yazan ve yazdıklarını yayınlayan birinin birincil amacı elbette daha çok okunmaktır. Ödül olunca ister istemez dikkatler çekilmiş oluyor, bu da okuru etkiliyor ve bir şans doğuruyor. Benim beklentim bu yöndeydi doğrusu ancak ilk kitap ne kadar okundu, okura yeteri kadar ulaştı mı,bilmiyorum. İkinci kitabımdan sonra ilk kitabın daha çok görünür, bilinir olduğunu görüyorum. Yaşar Nabi Nayır Ödülü’nün; ilk kitabımın Varlık’tan yayınlanması, beni yazmaya devam etmem konusunda güdülemesi, öyküyü daha çok düşündürtmesi, öykü konusunda sorumluluğumu artırması gibi pek çok yararı oldu. Ödüllerin bir diğer anlamı ise jürinin öyküleri okudukları andaki beğenisini kazanmış olduğunu bilmek. Yoksa, aynı jüri başka bir gün, başka bir ruh halinde ya da bambaşka bir jüri, başka bir dosyayı da ön plana çıkarabilirdi. Burada anlatmak istediğim beğeninin öznel olduğu. Elbette genel kabuller, kıstaslar, iyi edebiyatı belirleyen olmazsa olmazlar var ancak aynı kıstasları sağlayan ürünler içinden birini öne çıkarmak tamamen öznel değerlendirmelerimiz yani beğenilerimiz doğrultusunda oluyor.   

Okurlarınıza kitaplarınız hakkında iki soru sormanızı istesem bu sorular neler olurdu?

Okuyucuya yöneltilmiş en güzel soru sanırım Oğuz Atay’ın “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” sorusu.  Okuyup da bunu keşke ben yazsaydım dediğim öyküler, romanlar gibi keşke bu soruyu ben sorabilseydim. Fakat bu soru yıllardır cevabını arıyor zaten. Belki Atay’ın sorusunu kendim için şöyle değiştirebilirim: “Sen oralarda bir yerlerde olmalısın sevgili okuyucum, ben neredeyim acaba?” Aklıma gelen ikinci soru oldukça klişe ama gerçekten çok merak ediyorum: Issız bir adaya düşseniz hangi iki öykümü yanınıza almak isterdiniz?

Yeniden benim sorularıma dönelim. Karton Ev, derdi olan bir kitap. Mültecilerden işçiölümlerine kadar birçok soruna değiniyorsunuz. Bu konuda bir misyonunuzun olduğunu düşünüyor musunuz? Yazar olarak kendinizi nasıl tanımlarsınız?

Bir yazarı ancak yazdıkları tanımlayabilir. Burada ne söylesem boş, ortada öyküler dururken yazarlığımı, nasıl bir yazar olduğumu tanımlamaya kalkışmak boşuna bir çaba olurdu. Bir misyon üstlenmek ise iddialı bir ifade. Yazan kişiler olarak yaptığımız en önemli şey bana kalırsa çağımızın tanıklığını yapmak.Bu tanıklık tabii ki sadece yansıtmak değil. Öyle olsaydı tarih yazıcısı olurduk. Yaşadığımız dönemin ruhunu, çelişkilerini, insanlığın durumunu kişisel süzgecimizden geçirerek şekillendirmek, üzerinde durduğumuz yazın mirasına bir tırnak da olsa birkaç cümle katabilmek. 

“İki Yüz Kırk Beş Basamak”taki Bekçi Osman, “Karton Ev”in mülteci kızı, “Beklediğimiz O Gün”ünGargalak Kemal’i bir çırpıda aklıma gelenler. Öykülerinizde yarattığınız karakterlerçok özel ve akılda kalıcı oluyor. Nedir bu işin püf noktası?

Bir püf noktası varsa da ben bilmiyorum. Bir formül ya da yordam veremem. Öykülerdeki tiplerin yüzeysellikten kurtulması ve derinleşmesi önemli elbette. Her öyküde de bu derinlik farklı oluyor, kimini ne kadar istesem de derinleştiremediğimi fark ediyorum. Sanırım öyküde anlattığımız tiplerin hayatımıza ne kadar sirayet ettiği, onları ne kadar içselleştirdiğimiz ile ilgili. Örnek vermek gerekirse, bir katili yazmak için cinayet işlememize ya da katil bir tanıdığımız olmasına gerek yok ama bu bilgi zaten hayatımızda var. Katliam, katil, maktul çevremizde, hayatımızın içinde; sadece bizde bıraktığı izin peşine iyi düşmek gerekiyor.  

Kitaba adını veren Karton Ev, kahramanının kadın olması yönüyle de diğer öykülerden ayrılıyor. “Erkeklerimiz her şeyi bilmez, çocuklarımız her şeyi sorar, biz kadınlar her şeyi susarız.” diyor kahramanınız. Bu coğrafyada kadın olmak zor. Bu sorunu aşmada sanata ve sanatçıya düşen görevler nelerdir sizce?

Kadın olmanın ne kadar sorunu varsa, bu aynı zamanda demokrat olmanın, adil olmanın, insan olmanın da sorunudur. Ülkelerin ve hatta bir çağın gelişmişliğini sadece kadınların durumuna bakarak anlayabiliyoruz. Yani her şeyiyle çürümekte olan bir sistemin içinde kadının durumunun iyi olması zaten beklenemez. Ancak bu mantık, kadın hakları için uğraşmayalım sonucunu doğurmaz. Bu sonuca varacaksak, hiçbir tekil sorun için, doğa, çocuk, işçi vb. uğraşmayalım demek olur ki, aslında bütünün iyileşmesi her noktada mücadele vermekle mümkün. O zaman sanat da bu mücadelede içkindir, çünkü hayatta içkindir. Yalnızca, bunu diğer araçlardan farklı olarak kendi diliyle yapar. 

“GaravilleToplayıcısı”nda öyküye adını veren salyangoz metaforu “İki Yüz Kırk Beş Basamak”taki travesti Banu’yu anlatırken yeniden karşımıza çıkıyor. Sanırım hepimiz bu kabuklarla yaşıyoruz. Hem de çıt diye kırılıveren kabuklar…

Hepimizin kendimiz için inşa ettiğimiz kabukları var. Zayıf yönlerimizi, farklılıklarımızı, ötekileştirildiğimiz taraflarımızı bu kabukların ardında saklamaya çalışıyoruz, çünkü aynı zamanda en savunmasız, en kolay yaralanabileceğimiz yerlerimiz bunlar. İstisnasız hepimiz ötekiyiz. Bir yandan biz desürekli birilerini ötekileştiriyoruz ve bu ölçüde de ötekileşiyoruz.Sırtımızda taşıdığımız kabukların bazen aslında sertlikleriyle bizi korumak için değil, aynılaşmak için, farklılıklarımızı örtmek, herkes gibi kabuk taşımak için olduğunu düşünüyorum. Kimimiz başarıyla bu kabuğu ömrümüz boyunca taşıyoruz, kimimizin kabuğu ise ilk yağmurlarda ayaklar altında kalıp kırılıyor.

“Solus” kitaptaki en uzun öykü. Bu öyküyü okuyunca sizin artık bir roman yazma zamanınızın geldiğini düşündüm. Böyle bir projeniz var mı? Tezgâhta neler var?

Roman öyküden apayrı bir disiplin. Diliyle, anlatısıyla, çalışma yöntemiyle önemli farklılıklar içeriyor. Öykünün romana geçiş tahtası olduğunu düşünmüyorum. Ama bu roman yazmayacağım demek değil. Denemelerim de oldu, oluyor, beni tatmin etmedi henüz ortaya çıkanlar. Ancak üzerine düşebileceğim bir dönem olursa, romanla anlatmak istediğim hikâyeler var. Şu anda ise üçüncü öykü dosyam üzerinde çalışıyorum.

“Ay’ın Düşü”nde kahramanınız ayı alıp tabağına koyuyor, bir parça kesip yiyor, rakısına meze yapıyor. Çok sinematografik bir dil bu. Senaryo yazmayı denediniz mi hiç? Öykülerinizden hangisinin filmi çekilsin isterdiniz?

Yarı amatör, yarı profesyonel bir ekip içinde (amatör kısmı benden oluşuyordu) bir senaryo denemem olmuştu. Hayata geçmedi. Kısa film senaryosuna dönüştürdüğümüz birkaç hikâyemiz de oldu. Ne kadar zor, zahmetli bir iş olduğunu sezdim. Öykülerimin bir kısmının bu işe uygun olduğunu düşünüyorum. Bana kalsa, Van Gölü Ekspresi’nden Unutulan Ceket ve Karton Ev’den ise Cenaze Arabası öyküsünün filmleştirilmesini isterdim.

“Benim için İstanbul şiir, Ankara öyküdür.” diyorsunuz. “Datça” desem, ne dersiniz? Burada yaşamak yazar olarak nasıl etkiliyor sizi?

Datça deseniz masaldır derim. Bu coğrafya, kültürüyle, tarihiyle, doğal güzellikleriyle masal diyarlarını aratmayacak nitelikte bana kalırsa. İbn-i Haldun’un çok bilinen sözü: “Coğrafya kaderdir.” Elbette doğduğumuz, yaşadığımız yer hayatımızı, algımızı, bakış açımızı ve bize yöneltilen algıyı, bakışı etkiliyor. Ben Datça’da yaşamayı sözgelimi Kastamonu’da ya da Hakkari’de yaşamaktan avantajlı saymıyorum. Burada da hayat gailesi sürüyor, ülkenin ve dünyanın sorunlarından azade, kopuk değiliz hiçbirimiz. Yaşadığımız yer Anadolu coğrafyası sonuçta, bizi belirleyen, şekillendiren kültür Anadolu kültürü. Halikarnas Balıkçısı da bizim, DairoMorenoda, Şeyh Galip de, Şeyh Bedreddin de, Fuzûli de. Kısacası sadece yaşadığı yerden beslenmez yazan kişi, çok daha geniş bir coğrafyadan, hatta tüm dünyadan beslenir ancak bunu dile getirişi, dili, hissettirişi yaşadığı yerin izlerini taşıyabilir.
Daha somut bir açıdan bakınca ise Datça’nın benim hayatıma yansıyan getirisi zamanın büyükşehirlere kıyasla yavaş akması. İşe gitmek, eve dönmek için saatlerimi otobüste ya da arabada harcamıyorum. Bu da bana okumak, yazmak için daha fazla zaman yaratıyor. Gerçi zaman bulamamak her daim hepimizin ortak ve geçerli bir bahanesi. İsteyen her zaman, zaman bulamayabilir yapmak istedikleri için.

Son olarak, yazar M.Özgür Mutlu'ya bir soru sormanızı istesem ona sorulmayan hangi soruyu sorardınız?

Kendime neden daha cesur yazmıyorsun diye sormak isterdim.
Peki neden?
Bu, cevabını bilmeden kendime sorduğum kışkırtıcı bir soruydu. Şimdilik cevaplamak yerine soruyla baş başa kalmayı tercih ederim. 

Sorularımı içtenlikle yanıtladığınız için çok teşekkür ederim.

Beni düşündüren güzel sorularınız için ben teşekkür ederim.


SonGemi 34. Sayı(Eylül 2017)

GÜVEN PAMUKÇU (söyleşi)



İçimde Beni Arkamdan Koşturan Deliden Dergiyi –işleri-
Kapatarak Kurtulduydum. Şimdi O Yazarken Buluyor Beni

Söyleşi: Mehmet ŞEN

“Güven Pamukçu kimdir?” diye başlanır ya böyle söyleşilere, ben soruyu tersten sormak istiyorum: “Güven Pamukçu kim değildir?” kimlerden kaçınır, nelerden hoşlanmaz, nerede olmak istemez?
Önce, hiçbir şey. Hayatı olmayan, hayatsız! …yani yaşamın içinde olamayan... Bakan! İlkel, sezgiden ibaret… Zaten yapılan edilenler hep sezgiden, sezgiyle… Görünen olan değilim!
İnsanlardan kaçınırım, insan hallerinden,o’nların arasında pek olmak istemem. …insan, yalandan ve gösterişten ibaret. Bunu bilirim de bazen geçici olarak hayatıma girerler, çıkarlar. Komik geliyorlar bana. Yapıcı-edicilerden söz ediyorum şimdi. Ne bu telâş. Öldüğünüz gün unutulacaksınız. Kalıcılık, diye bir şey yok! “Meşhur olma şiddetli arzusu”.Üzülerek komik buluyorum kendisi için telâşa düşen arkadaşlarımı da ama vitrini olmamı istediğini hissettiklerimden bir süre sonra dönüşsüz koparım. Tek arkadaşım -etrafımda- yok! Beni arkadaşı sananlar var. İstemez miyim, isterim oysa! …da, insanla sadece bir eylem içindeysem… ..!Sonra kuytuma çekilirim. Günlerce “biriyle” konuşmadığım olur. Olur. Zaten böyle olsun! Aslında öldürecek, ölecek kadar severim her şeyi, her şeyi; insan dâhil, çünkü doğanın içindedir; doğadan ötürü… Kendim için. !İşte doğadan ötürü de, ama zaten o yüzden de, işte bundan! … Olmak istemem!

“Kuş Bir Cümledir Uçarken…” de çoğunluğu, göçmen kuşların uğrak noktalarından biri olan Akköy’de yazılmış metinler karşılıyor bizi. Bu köyün yaşamınızdaki yerini merak ediyorum.  Akköy’e ilk gelişinizden başlayalım. Burada bir kütüphane kurma fikri nasıl oluştu, neler yaptınız ve sonrasında nelerle karşılaştınız?
Kuşlar da gitti. “Küçükkerkenez”ler. Ben geldiğimde yetmiş çift kadardı. (Saydıydık. Kuş gözlemcileriyle. –kırkdokuz çiftti artık. Kuş saymayı bilirim.- Sonra yuva sayımı yaptılar, anneler yuvaları terk etti. Yavrular yuvalardan attı kendilerini. …azaldılar. Sonra bitti kuşlar. Soyları tükendi.) Geldiğimde Leylek vardı köyde, Kırlangıçlar eskisi kadar değil. Denize bitişik “mera”mız. Üç bin dokuz yüz dönüm. Lagünlerde Pelikan yumurtaları, Balıkçıl… Hâlâ! Bizim buradaki koluMenderes’in; kapalı, kapatılmış denize, kimler? O yüzden Bafa Gölü oksijensiz. Kokuyor! Tatlısu gerekli lagünlere, göle,doğanın içindekilerin yaşaması için. Balık ve kuş türleri azaldı. Mera yasası değişti sanırım. Değişti mi? Öyleyse, biri otel diker kuş yumurtalarının üzerine!
Bu yöneltiniz bir ömrü anlatmamı istiyor. On sekiz yıl oldu buraya geleli. Gelmek isteyeceğim son yerdi. Bilirdim burayı. İşyerimin (Sökeliyim) müşterisiydi bazıları. Zor insanlardı. Muğla’nın Pınarcık –Mersenet- köyünden taşıdıkkitapları buraya. Orada olmadı. Bu da bir hikâye… İlk travmalarımızın oluştuğu…
Gelin alır gibi aldılar bizi Mersenet’ten. Yedi kamyonet kitap. (O zamanki muhtar A. Zafer Barlak iyi okuyan biri. Gelmemi istedi.) Kornalarla girdik köye. (Kimseler görmeden şeker serptiydim yollara…) Coşku unutulmaz! Tabi sonra kendini milliyetçi sanan kesim… Şimdi nasıl anlatayım: …kütüphane kapılarının dövüldüğünü, sokak levhalarının, kütüphane yazısının sökülüp kuyulara –kördür kuyular. Rumlardan kalma- atıldığını, köyün dışında yüzüme satır tutulduğunu, benimle yaşamayı seçen oğlumla açlık eşiğinde (…her şeyi bırakarak gelmiştim buraya) kalışımızı…!..makarnadan bıktığımızı, artık yumurtayı görmek istemediğimizi, piknik tüpünün üzerinden devrilen şeyler; yıkanmak için ısıttığımız… Şunu diyorum yani; kütüphane kurmak isteğim yer Akköy değildi. Son inatçıyım. Kaldım burada;insandan gitmeyi öğrendim.
Dolaştığım köylerde “köy tüzel kişiliği”ne ait bina bulmak imkânsız. Olanlar “üçduvar” kalmış, çatısız… Köylerin sudan başka gelirleri yok! Zaten Ege köylüleri (80’de kırbaçtan geçmiş) Doğu köyleri kadar gelirsiz!. Otuz yıllık bir düştü.(Minyatürü gerçekleşti. Geçekleşti!) …ama Rumlardan kalma, bir bölümü hayvan damı olarak kullanılan bu yapıya vuruldum! Kaldım! Sonra in’im, çilehanem oldu burası. (Borusunu öttüren üç-on kişidir. Destek veren çoğunluk her yerde susar. Öyledir!) Neler yaptım? Diğer sorularınız içinde yanıtlayabileceğim bir aralık bulursam yazarım. Çünkü bu bitmez!

Akköy ve Yuvaca köylerinin sokaklarına şair, yazar ve diğer sanat dallarıyla uğraşanların isimlerinin verilmesine önayak olanlardansınız. “Benim hedefim, sanat tarihimize ait insanların kendi sokaklarında, sokaktaki çocuklarla el ele yürümeleri. Köyümün çocuklarına düşler ekmelerini istiyorum.” diyorsunuz bir söyleşinizde. Adnan Özyalçıner: "Tüm sanatçılar sokaklarından sorumludur. Sennur, gelirken elektrik direklerini yanında getirecek." diyor şaka yollu. Bu sokaklarda sanatçılarla halkın buluşmasını sağlayacak birçok etkinlik düzenlediniz. Bize biraz bu etkinliklerden bahseder misiniz?
Kapıkırı’yla(Muğla’ya bağlı. Beşparmak dağlarının üzerinde. Herakleia. Karya’dan kalma. “Selene”nin memleketi. Günde bir kez öğrenci dönüş aracı var. Ulaşım aracı yok! Yolla arası dokuz kilometre. Yürüdüm. Çok kez. Ansiklopedilerle. Kış içinde! Zaten yağmuru… …kitaplığın açılış günü soyutladı çalışmadan köy kurnazı muhtar. Kavruldum!) Muzaffer İzgü Köy Kitaplığı’yla birlikte üç köy kitaplığı kurduk Olay’la. (Çocuk, on bir yaşındaydı o zamanalar. Şimdi Çarkçıbaşı.) Onlarca köy dolaşıp halk toplantıları yaparak… Projemdi. Sanat-edebiyat etkinliklerini, sokak isimlerini kabul eden, köy ihtiyar heyeti kararı alınan yerlere kütüphane kuracaktım. Sokak isimleri… İstediğim bir şeydi. –örneği yoktu- İsimleri belirledim. Kabul edildi. Güngör Abi’nin (Gencay) önerilerini hep dinlerdim. Egelilerin hatırını... Büyük ahım kendime: Ne onur konuğum oldu ne bir sokakta adı var. Üzgünüm.Bir süre dergiyi birlikte çıkardık zaten. Bugünden baktığımda isimler konusunda pişmanlıklarım var tabii. Sağa yalpalayanlar, göz kırpanlar var içlerinde. Yaşayan sanatçıların adı olsun çoğunca, diye düşünmüştüm. Utangaç bizim yazanımız, edenimiz. Yalnız SennurSezer’le Talât Sait Halman hayat hikâyesinde kullandı. Oysa İçişleri Bakanlığı kabul etti. Neyse, böyle oldu! Attila İlhan’a kırılmıştım. Gelemem törene, dediydi. Sizin seçiminiz bu. Çok yerde adıma sokak, cadde, park özgülendi. Bunlar da onların seçimiydi. Mutlu oldum. Teşekkür ederim, dediydi. Fikret Otyamda buna benzer şeyler söyleyip bana bırakmıştı. Koyduk, ama ne derin kırılmıştım. Haklılarmış. Demem bu ki: …bizim sanatçımız da hak bilir değildir. Bu köy onları –bazıları istemeden- kabul etti. Ayıp bir şey bu. Bir de toplumdan beklerler hak-hukuku. Tecrübeymiş: Yaşarken, sanatçının nasıl dönüşeceği, ne hale gelebileceği belli değil. O nedenle ölümlerinden sonra ne yapılacaksa yapılıyor demek ki. Uzun mesele... Zaten her şey uzun da hayat kısa abi! Bakınız bu sorunuzda da etkinliklerden kaçtım. Travmalarım. Sonra bir iki cümleyle belki…

Akbük Şiir Gezi Çeviri, Söke Öykü Roman ve Akköy dergilerini eş zamanlı olarak çıkardınız. “Edebiyatımızda İhanet”, “Edebiyatımızda Kadın Olgusu ve Ayrımcılık”, “Edebiyatta Sürgün Olgusu” gibi, birçok derginin girmeye cesaret edemediği konuları gündemine taşımayı başardı bu dergiler. Uzun yıllar bu alanda emek vermiş biri olarak, edebiyat dergilerinin günümüzdeki durumu hakkında neler düşünüyorsunuz?
Dur, bir iki dosya konusunu da ben anımsatayım: “YazarkadınlardanYazarkadınlar” (…sonra ‘Barış İçin Şairkadınlar Buluşması’ temalı büyük bir etkinlik de düzenlemiştik.), “Edebiyatımızda Yazarlık ve Eylem İlişkisi”, “Edebiyatta Özgür İrade- Otosansür”…Doğru, bu dergi dosyalarını hazırlamak biraz da cahil işi. Cahil, –aptal- çekinmez çünkü! Zaten yaptığım tüm işlerde cahilliğimin cesareti var! Bak, bir de şu: Söke’nin dergisini de beş yıl üzerime attılar. Bir süre onun da adresi Akköy’dü, ama yukarıda saydıklarınıza “DidimDe Bir İngiliz Dergisi”ni de (Hep yaşadığım yerlerin isimleri. Kuşadası için de bir dergi tasarlamıştım: ‘Yaz Kış Kuşadası’, ‘beşibirlik’ olacaktı, olmadı.) eklemek gerek. (Dergiler çok dilli, dünya şiirinin yaşayan şairlerinin özgün ürünlerinin de aslıyla çevirileri…) Yani: tek batında dört dergiJ(Akköy adresli merkez dergileri.) –buraya alaylı bir gülme işareti koydum-. Ömrümü yediniiiiz! Diye, bağırmak istiyorum. Bir deli adamın işleri. Paketleme, etiketleme, postalamaöfff! Bir de omurgam kırık. Hem de köyden kasabaya git-gel, git-gel… (On altı yıl, seksen yedi sayı çıktı Akköy. Dergilerimde editörlük yapan arkadaşlarıma çok teşekkür ile. …ama bunu Gökhan Arslan’dan başka söyleyen yok. Kıytırık bir dergiden, “gazdan” mansiyonlarını anarlar. İnsan kompleksten imar olmuştur. Ak-köy ya… Bilinçaltları… En iyi yazılarını bize yazanlar başka yerlere yazdıklarının içine yedirdiler onları. Kaynakta biz yokuz. Olsun. Belgeleri yaralı.) Arkamdan kendimi koşturuyordum. Hiç yakalanamadım kendime. Dur,  dediğimde de umursamadım. Sağlıklı insan işi değil tabii bunlar. Başka bir dünyadasınız o zaman. Sadece yaptığınız işler var orada. Siz bile yoksunuz. O nedenle yaşamadım, diyorum ya. Ben kendim için hiç yaşamadım! Hayatsız bir adamım. İnsan kendi için üzülür mü? Ağlar bile. Bağıra bağıra! Köye bir eskici gelmesin! Akşama dek bende bir üzüntü, boğuntu… …sonra buldum. Ziyaretime gelenler gittikten sonra da aynı şey… …buldum. Onların kasabamla, şehir ile, eskiden olduğum yerlerle bir bağları var. Ben kaçkın bir kaçık! (Şimdiden baktığımda görünen.)
Buraya sıkıştırabilirim bakınız. Hani etkinlikler dediydiniz ya… 2000 yılı. Köy kahvelerinde “Edebiyatımızda Toplumcu Gerçekçilik”. Böyle başladı. 15 yıl temalı edebiyat buluşmaları. Ulusal, uluslararası boyutlu. Didim, Akköy, Yuvaca Köyü, Kapıkırı Köyü,Akbük, civar köyler, Söke, İzmir, Adana… Tiyatro Günleri. Büyük çelik sahneler. Moliere’in Cimri’si… İstanbul Akapella… Film Festivali, Uçurtma Şenlikleri, resim sergileri, tasarım kursları, kadına şiddet panelleri kütüphane içinde; şiir, kısa öykü atölyeleri… Akköy Şiir Yazı Çeviri Evi.O hooo. Yüzlerce nitelikli sanat-edebiyat erbabı inanarak geldi köyüme, kasabalara… (Katkısı olanlara selam olsun.) Daha neler, diyeceksiniz, ama daha da… (Sus, sevgilim Güven!).
…ha, edebiyat dergilerinin durumu, dediydiniz. Sevdiğim dergiler var. Ben bırakınca zaten azaldı gelen dergi sayısı. Yazar otosansür yapmak zorunda hissediyor kendini. (Çünkü geğirseniz içerdesiniz.) Dergilerin hepsi değil “canım kardeşim” de, ama neredeyse tamamı güncel işler içinde. Haklılar?! Büyük çözülmeyle kendilerini nereye koyacaklar da bakıp görecekler oradan?! Hava puslu bile değil. Karanlık…! …hah! Bir soru: Ben olsaydım ne yapardım, değil mi? Şimdi bilemem, ama o fanus içindeyken çok şeyi göze alırdım. (Aldım. İki yıl olmadıkapatalı zaten.)  Çünkü bir iş yaparken, yazarken dünyadan koparım. Örneğin üçüncü öykü dosyamı hazırlıyorum. (Hiçbirinden Ötekisi) Yüksel caddesiyle ilgili iki cümle kurucam… …a, ölüyorum! Beyin cerrahına, nörolojiye, psikiyatriye… …var olan rahatsızlıklarımdan başka yeni bir şey yok! Yazma! Dedi, psikiyatri uzmanı. Derin empati yapıyorsun! O ki derin susamazdım!

Kitabınıza dönersek; ilk metinde “Kuşlar göç edecek. İnsan, kendi masalını yakarak kaçacak kendinden!” diyorsunuz. “Gidenlerden Kalan” başlıklı öykünüz ise “Denizin dibini ağrıttılar. Yuvalar bozuldu. Kaçtılar!” diye bitiyor. İnsan, doğayla uyumunu ne zaman yitirmeye başladı?  Neden koruyamadık bu uyumu?
Şeylerini kapatmak için ilk yaprağın koparılmasıyla… Gecekondularla… İçgöçe zorlayarak, Apartmanlaşmayla…..!sonra şimdiye geldik! Bildiğimiz yere… Herkesin gördüğü…Yani insan her şeyi bozuyor. Azgınlık! Evrimini tamamlamadı, olgunlaşamadı galiba. Kendi soyunu bilerek yok edecek tek canlı. İnsan diğer insanı kesiyor, diğer canlıları… Ağaçları, suyu kesip parçalıyor insan. Doğanın bir belleği var! Bu hırs, sahibini yiyecek, her şey “güzelecek” sonra! İnsan, kendini ve diğerini durduramaz. Bu soyu doğa yenecek! Doğanın kendi içindeki diğer canlılarla uyumu başlayacak.
Bakın ne oldu: Denizinboynunda yürüyorum:
Balık tutuyor çocuk. Oltayla. Tek martı havada. Kovuyor. …denizler de kurudu!

Kitabın ana izleklerinden biri gitmek. Göç edip giden kuşlar, terk eden sevgililer, her şeyi bırakıp gitmek isteyen bir anlatıcı… “Beklemek Aslında Gitmektir” kitapta yer alan öykülerden birinin başlığı.  Öte yandan “Birinin gelme ihtimalini seviyorum: O’na sunacak şeyler arayıp bulmayı… Birini beklemek ne büyük kalabalık…” diyor anlatıcı. Sahi kaldı mı böyle kalabalıklar, hâlâ ümitli olabilir miyiz? 
İnsan birinden, bir yerden gidiyorsa, kendinden de gidiyor aslında. Anılardan, mekânlardan, diğerinden… …eksilerek, azalarak! Gitmek öğrenilen bir şeydir. Birini, bir yeri, her şeyi bırakarak ya da olduğunuz yerde gidersiniz, yavaş yavaş. Gitmenin diğerinin istediği bir şeymiş duygusunu oluşturarak. Onu, sizi terk ettiği düşüncesine inandırarak, bırakılarak gidersiniz, ama siz gidersiniz. Ev yanar, bahçe solar, tanıdık bir yüz kalmaz hatıralarınızda. Zamanla! Zaman, hatıraları da eksilterek, eskiterek durur… Hep bir üzüntü ama… Sevincin içinde bile bir üzüntü. Tadı, kokusu olan renkli bir üzüntü. Üzüntünün gideceği yer yoktur. Kimi acı, kimisi hüzün der buna ama insanı güzelleştiren bir şeydir üzüntü; tortusu, kıvamı vardır, utanırsınız da biraz…Hangi kalabalıklar? Neyin ümidini taşıyalım? Birinden, bir yerden gitmeyi bilen, kopuş anının hasarını tamir ede ede… !Kendini de! Hiç kalabalık olmadılar ki! Doğru; kalabalık içinde görünmez kıldılar kendilerini… İhtimaller mi? …dokunulmaya yüz tutmak...

Öyküler kitap boyunca eksiltili cümlelerle yol alıyor. Bir yarım kalmışlık duygusu yaratıyor bu, insanın kendini tamamlayamayışını anlatıyor sanki. “Eksik kalmak, var olanın bilgisidir, eskidir.” diyorsunuz. Ya ayırdında değilsek bu eksik kalmanın? Kim, nasıl tamamlayacak bu yanımızı? Bizi bize kim gösterecek?
…şimdiii. Bu, ama! Nasıl olmasın? Zaten belirsizliğin içinden çıkıyoruz. Ben orada uzun kalıyorum. …başlamadan önce, bitmeden önceki yer. Bu nasıl oluyor? Ne bileyim ben! İnsan bir kurgudan ibaret. Ben kendimi kurarken, yani çocukluktan başlayarak gelinen anlamsızlık içinde anlayamadıklarımla büyürken başlamış olmalı bu yarımlık hissi. Zaten tamamlanmış, bitmiş hiçbir şeyi sevmem. Müdahale etme hakkımın kalmadığı bütünlüklere dâhil olamam. İnsan tam değildir zaten. Yazan-yapanlar ürettikleriyle tamamlıyorlar bu hali. Diğerleri ayrımında değil. Olmasın da. Ortalık meczupla dolardı. –hoş, halk o hale geldi zaten de yine bilmek durumu oluşmamış…- (Yazı, yazı… O gösterebilir. Resim mesela ya da Afrodisias heykel okulundaki bakışlar! Göstermesi için, içine bakmak gerek. Her şeyin gözünün içine). Dediydim; yayıncıma gönderdiğim, hâlâ yanıt alamadığım: “Sana İnandığım İçin Yine, Kendime Kırıldım” adlı “majör” öykülerden oluşan dosyamda kullanılan dil (Söylememişmiydim yoksa,hı?), bitme aşamasına gelen “Hiçbirinden Ötekisi”adlı öykü dosyamdaki dil de elinizdeki kitapta kullanılana çok yakın. Onlardaki kuş biraz uzun uçuyor. Cümlelerde kelime sayısı, uzunluğu biraz daha fazla. (Sanırım elimdeki bittikten sonra -basılmasalar da- başka yazmam, yazamam, yazmak iyi gelmiyor bana. Yani yazarken ölüyor gibi oluyorum.)
Şimdi aklıma geldi bakın. Ben şiir yazmayı da bu yüzden bırakmış olmayayım? Şiirde de bitmişlik duygusu oluşmuş olabilir bende. Hikâyeyi sevmiyorum zaten. Katlanamam ne okumaya, yazmaya da. Başı sonu olan akışı yavaş anlatıyı sevmiyorum… Şiirin olanak, gücünü kullanıyorum farkına varmadan belki de. Çünkü benden başka bir şey çıkmaz. Bu!

“Sevgilim kendim” sözü birkaç öyküde geçiyor. Bu sesleniş, kendinle barışık olmak mı, kendi kendine yetmek mi, aradıklarını sevgililerde bulamayan insanın kendine sığınması mı? İnsan kendine neden “Sevgilim kendim!” der?
A! Kendimi sevmek zorundayım. Kendimi, kendim içi seviyorum. (Başkasını da). Yanımda kendimden başka kimse yok! Kimi seveyim? (Ah, oğluma çoğalan, ağrıtan sevgi…) Kime kızayım? Gece yarısı kalkıp aynaya gidiyorum bazen. Canııım Güven,sevgiliim diyorum. Bazen: …Allah kahretmesin seni, aptal adam, dediğim de oluyor.Kendime çok sık kıyıyorum. Kimseye izin vermeyeceğim sözlerle kırıyorum. (Belki de bu nedenle çok kırılganım.)
Mutfağı seviyorum. Her şey çok renkli, kokulu… Her şeyin tadı farklı. Onların -malzemenin-renklerini, tatlarını, kokularını bozmadan yeni bir başka şeye dönüştürmek sevişmek kadar güzel geliyor bana.  Örneğin, yemek yapıyorum (Güzel sofralar kurarım, mezeler… Hepsi uydurma ama çok lezzetlidir, hayat gibi. Demiş miydim?). …diyorum: …neredesin güzelim, (Bu soğan, bıçak, baharat olabilir. Bulamadığımda çağırıyorum. Kendimi de mi bulmaya çalışıyorum yoksa?) geseneee… Durun! Kötü bir şey değil bu, danıştım bir uzmana. Ne güzel, dedi. Eşyayı da kişileştiriyorsunuz. Yalnızlık için iyi bir yöntem bulmuşsunuz. Hııım… (Kendimi azarlamamı sevmedi ama. Azalt, dedi. Olur!). Bir de insanın kendisiyle nasıl barışık olacağı durumu, anlamıyorum.
A! Bak, unuttum. …aradıklarını sevgililerde bulamayan insanın kendine sığınması mı?Diyorsun. (Yoo, belki de onlar bulduklarını beğenmediler. Karşıdan daha onlara göre,görünüyorumdur. Boşluğum ürkütmüştür onları. Hayal kırıklığıyım belki de… …) Ne arkadaşlarımı ne de sevgililerimi seçme şansım (belki de bilerek) oldu. Hep seçildim. Hayatıma girildi. Sanırım bu hayat cahili adamı merak ettiler. …ama gençliğimde de böyleydi. Sosyal medyada da yanlışlıkla iki kişi dışında davet göndermedim. Bırakırım çünkü. Evine girdiğim, seçtiğim birini bırakmak daha yaralayıcı. Çok sevildim, biliyorum. Sana neden anlatıyorum bunları? Dur! Aklıma geldi. … … Unuttum! Sence neden kendime “Sevgilim Güven” –kendim- diyorum acaba? Olsun! “Beni çok sev kimseye bırakma” deme zamanım da geçti.

Metaforlarla, imgelerle örülmüş; ucu açık, kısa ve katmanlı öykülerinizde bireyin yalnızlığı, sıkışmışlığı kadar Gezi’den Artvin başkaldırısına, Soma’dan taciz ve çocuk istismarına kadar pek çok toplumsal sorunun da altını çiziyorsunuz. Büyük fotoğrafa baktığınızda ülkenin gidişatı hakkında ne düşünüyorsunuz? Ya da şöyle sorayım: Abi, ne olacak bu memleketin hali?
Doğru! Slogana düşmeden dünyanın –Türkiye’nin- yakın tarihindeki toplumsal olaylar yazdığım her şeyin içinde var. (Olacak). Ben yazarak kurtulamıyorum da… Yazdıklarımın yazılış şekli de üzüyor beni. Yazılan ne kadar kısa olsa da o süreci bütünüyle yaşıyorum. İçimde, yaşananların ortasında duyumsuyorum…!duyumsamak değil bu, orada, o, olmak gibi, evet! Orada tacize uğrayan çocuk benim, ateşin içinden yanarak çıkan, başı, gözü yarılan kadın, sakat bırakılan, ölemeyen benim. Bakın bu soruya yanıt verirken bile dengem kaydı. Kahır, bütün o ağır anlamıyla… Ara vermeliyim!
Öff ya! Öyle işte! “Bu memleketin –dünyanın- hali” en eski ağrıları bile aratacak baba!

Kitabınızı okuyanların kafasında size sormak isteyecekleri yüzlerce soru olacaktır şüphesiz. Pekiyi, bir soru da okurlarınıza siz sorun, desem, onlara ne sormak isterdiniz?
Kitap, sizin okuduğunuz gibi okunursa –yazılmayanı da anlamak lazım. Boşluklar yazıya dahil çünkü.- iyi. Yoksa benim soracağım soru: Anlayabildiniz mi? Olurdu. (…aman yanlış anlaşılmasın. Sıradan okur için söylüyorum. Çünküanlayamayan oldu. Dediğiniz gibi kitabı okurken bilgi de gerekli. Yaşananlarla ilgili, ondan.)
Bir de sizin bilerek sormadığınız sorulardandır belki, ama şu: Kitapta –diğer yazdıklarımda-çoğunca eril dil kullanılmadı. Bazen imler de sözcük yerine…Dilciler beni sevmeyebilir. !Ne gam. Zaten sadece yazarken özgürüm.

Söylemek istediklerim var, izin ile. Kitap yeni çıktığında Kuşadası’ndaki tanıtımda derginizden bir arkadaşınızın röportajını kabul etmemiştim. Bu benim genel tavrımdı. Sizi kabul ederek onu kırmış olmak istemem. Arkadaşınızdan özür dilerim.
Bir de şu: Enver Ercan teklif etmeseydi, (Komşu Yayınları, Sıcak Nal serisi.) bu kitabın içindekileri toplayıp basıma hiçbir zaman hazırlamazdım.
Kitap ikinci baskısını çok kısa zamanda yaptı. Kültür Bakanlığı ikiyüz halk kütüphanesi için satın aldı, ama İzmir dışında TÜYAP’lara, başka kentlerden gelen imza tekliflerine olumlu yanıt veremedim. Hem yolculuk yapamadığım için hem de kalabalık-lar-ortasında rahat edemiyorum. Yoksa kitap üçüncü baskısını görürdü. Çağrılara uyamadığım için kusura bakılmasın.
Bir de, sorularınız içinde kendimi rahat hissetim. Ben de teşekkür ederim.
Güven Pamukçu
18 Ekim 2017. Akköy Kütüphanesi.

 SonGemi-36.Sayı



TUNÇ KURT SÖYLEŞİ



YAZAR TUNÇ KURT İLE     SÖYLEŞİ


MEHMET ŞEN
Tunç Kurt, 1982  Muğla doğumlu genç bir yazar. Öykü, şiir, eleştiri, inceleme, söyleşi yazıları çeşitli dergilerde yayımlandı.
“Herkesin İçinde Hiç Olmak”, “Annemin Kuşları” ve “Bay Prada Nasıl Öldürüldü?” adlı kitapların yazarı Tunç Kurt kimdir, bize kısaca kendinizden bahseder misiniz?
Hayatı sözcüklerle anlamaya çalışan biriyim diyebilirim kendim için. Çünkü hayatı anlamanın anlatmak kadar zor olduğuna inanıyorum. Elimde yalnızca sözcükler var. Aram iyi onlarla. En başından beri de öyleydi. Abimin bana okuduğu masallara o kadar hayran olmuştum ki onları kendim okuyacağım günü iple çektim. O ilk sözcüğü seslendirmemden bugüne ilişkim hiç kopmadı. Ben her şeyden önce bir okurum, öykücülüğümün hikâyesi sonra başladı.
*Yazarlık serüveniniz nasıl gelişti. Yazmaya ne zaman ve nasıl başladınız?
Çok okuyunca kıskançlık da peşi sıra geliyor. Yıllarca yazabilir miyim diye sordum kendime. Şimdi düşünüyorum da birçok tesadüf zaten beni yazmaya yönlendirmiş. Abimin okuduğu o masal kitabı gibi… Evde kitap da olmazdı. Garibanlıktan falan değil, hayat gailesi vs diyelim. Babam nasıl olduysa bir takım ansiklopedi alıp gelmişti. Ciltlerden biri de o masallardı. Ben onla başladım okumaya, ardından tüm ansiklopedi setini okudum. Ardından çizgi romanlar… Edebi okumalarım üniversite yıllarında oldu. Aksi bir sahafa test kitaplarımı satmak istemiştim, o da bana para vermeyeceğini söylemiş, istediğim üç kitabı alıp gitmemi söylemişti. Hiç bakmadan raftan çektiğim üç kitap edebi okumalarımın temeli oldu. O kitaplar: Cemal Süreya-Sevda Sözleri, İlhan Berk-Avluya Düşen Gölge, Tolstoy-Kröyçer Sonat’tı. Artık şiir vardı hayatımda. İkinci yeniden başlayıp gerilere doğru gittim. Şiirler yazdım ama yayınlamadım onları. Öykü en geç tanıştığım tür oldu. Önyargılıydım hatta. Askerde beni silahlık görevlisi yaptılar. Bir odada üç yüz küsur tüfeğin arasında on iki saat geçiriyordum. Kalın kalın romanlar deviriyordum. Orada bir askerle tanıştım. Edebiyat konuşuyorduk sadece. Bana öykünün ne kadar farklı bir tür olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Sevgili Selim Somuncu, bana Ayfer Tunç’un Evvel Otel adlı kitabını verdi. O kitap öyküye olan bakışımı değiştirdi. Sonrasında bana uzun bir okuma listesi yaptı. O günden sonra öykü okuru oldum ben. Hala da öyle… Yazmak istediğimi ona da söyledim. Beni yüreklendirdi bu konuda. İlk öykümü 2007 yılında yazdım. Selim, üç yıl içinde yirminin üzerinde öykü yazdırdı bana. Bunlardan bir kısmını seçip kitaplaştırdım. İlk öykü kitabım Herkesin İçinde Hiç Olmak 2010 yılında Hayal Yayınları tarafından yayımlandı. Benim maceram da böylece başlamış oldu.
*İlk kitabınız yayımlanıncaya kadar neler yaptınız?
Doğal süreci yaşadım diyebilirim. Öyküler yazdım, bir kısmını dergilerde yayımladım. Sonra dosya oluşunca yayınevlerine dosyamı gönderdim. Birçok ret alıp dosyayı yeniden şekillendirdim. Sonra yine yayınevlerine dosya göndermeler… İlk kitap sancılı bir süreçtir. Bu sancıyı fazlasıyla çektim. Nihayetinde Hayal Yayınları bana güvendi ve ilk kitabımı basmaya karar verdiler.
*İlk kitabınız “Herkesin İçinde Hiç Olmak” nasıl ortaya çıktı? Size yarışma sonrası bir teklif mi geldi, siz mi yayın evine bir kitap dosyası gönderdiniz? İlk kitabınızın ortaya çıkış serüveninden bahseder misiniz biraz?
Herkesin İçinde Hiç Olmak 2010’da yayımlandı. Bir yarışma sonrası değildi. 2012’de Varlık Dergisi’nin Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’ne katıldım. Orada dosyam dikkate değer bulunmuştu. Yeni çıkan kitabım Bay Prada Nasıl Öldürüldü’nün ham haliydi o dosya. Yeni bir yazarsanız size teklif gelme ihtimali oldukça düşüktür. Teklif alan öykücüler belki de vardır bilemiyorum ama bana bir teklif gelmedi. Ben adeta kendimi paraladım. Bugün öykücü kabul ediliyorsam edebiyatı cırmalayarak geldim diyebilirim.
*Genç yazarlara ilk kitapları için neler önerirsiniz?
Öncelikle sabır. En zor süreç ilk kitaptır. En azından bende öyle oldu. İlk kitabını çıkaran arkadaşlarım da hemen hemen bu yollardan geçtiler. Gerçekten içlerine sinen bir dosyaları varsa bunu kitaplaştırmak gerek çünkü yıllar sonra ilk kitabın pişmanlığı yakanızı bırakmaz. İlk kitabın günahı olmaz derler ama yine de acele etmemekte fayda var. Bence olması gereken şey öyküleri edebiyat dergilerinde sınamaktır. Belli bir yayın kurulu tarafından okunup dergide yer almak ilk sınavdır aslında. Bu sayede diğer çağdaşlarınızı okuyup öykücülüğünüzün yerini de belirleme şansına sahip olursunuz. Dergiler iyidir, hatta kitaplardan daha da iyi.
*Her yazarın bir çalışma biçimi vardır. Kimi yazar öyküleri kafasında yazar bitirir sonra kağıda döker. Kimi yazar hayatın içindedir, öykülerini yaşadıklarından devşirir. Siz nasıl bir yazarsınız? Günde kaç saat çalışır, nasıl yazarsınız?
Benim öykülerim çoğunlukla kurgudur. Hayattan ve kendi hayatımdan izler de taşıyabilir fakat bu hiçbir zaman gerçeğe sadık değildir. Kurgunun gerçekten daha gerçekçi olduğuna inanırım. Bu yüzden öykü öncelikle zihnimde başlar. Film gibi oynatırım. İskeleti oluşunca da ayrıntıları düşünürüm. Yani bir ilham meleğine inanmam. Çoğu yazarın hoşuna gitmeyen bir şeye inanırım: Matematik. Benim kendimce bir matematiğim var. Akışına bırakmam, ipler elimdedir. Nerede ne olacağını baştan bilirim. Çoğu kez deneysel öyküler yazıyorum. Kurgu ile deneyselliğin denklemi bana sınırsız imkânlar sunar. Öykücülüğümün temeli de bu zaten. Çünkü deneysellik kendimi şaşırtmanın en iyi yolu. Yazdığım öyküde öncelikle kendi zekâmı sınarım. Beni şaşırtan elbet beni okuyanları da şaşırtacaktır. En azından buna inanmak istiyorum. Düzenli yazan biri değilim maalesef. Kendimi yazmaya zorlamam. Zaten iş güç derken çok da zamanım yok. Akşamları ve hafta sonları yazabiliyorum sadece ama bu her zaman düzenli olmuyor. Hatta çoğu zaman yazamıyorum. Ne yazacağımı bilsem bile olmuyor.
*İlk kitabınızda güzel öyküler var ama ikinci kitabınızda “ güzel öyküleri güzel anlatmışsınız” diye düşünüyorum. “Bay Prada Nasıl Öldürüldü?” kitabınızda öyküler daha deneysel ve katmanlı. Öykücülüğünüzdeki bu gelişimi siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Okumalarım arttıkça şunu gördüm: Yazılmamış bir konu yok. Yazarı diğerlerinden ayıran şey ise üsluptur. Bazı yazarlar benzeri defalarca yazılmış bir konuyu öyle başka anlatır ki ilk defa okumuş hissine kapılırsınız. Fakat üslup-biraz iddialı bir laf olacak belki-kendini tekrar ettiren bir fasit dairedir aynı zamanda. Açıkçası ben üslupsuzluktan yanayım. Daha doğrusu sabit bir üsluba takılıp kalmak istemiyorum. Elbette bu tartışılabilir bir konu. Her seferinde yeni bir şey denemek, yeninin peşinden koşmak benim üslup anlayışım. Bu da beni haliyle deneyselliğe götürdü. Deneysellik, sınırsızlık imkânını sunuyor bana. Bu da benim için bulunmaz bir nimet. Bay Prada’da pek çok öykü birbirinden farklıdır. Bu benim bilinçli bir tercihimdi. Gerçi üslubunu bulamamak şeklinde eleştiriler de aldı. Söylediğim gibi üslup bulma derdinde değilim. Her öykümde tek bir amacım var: Bir önceki öykümden farklı yazabilmek. Bence her öykü kendinden öncekini alt edebilmeli. Amaç bu olunca da her seferinde heyecanlanıyorum. Bu da benim yazma hazzımı coşturuyor. Hep bir sonraki öykümü merak ederek yaşıyorum.
* “Mutsuz Yaradılışlı Çinakoplar Sevmez Beni” ve “ Vakur Gri X” Ben bu öykülerinizin  filmi çekilsin isterdim. Size böyle bir teklif gelse hangi öykünüzü seçerdiniz?
Neden olmasın, ben de isterim. Vakur Gri X’i şimdi anlatmaya kalksam ben de anlatamam. Çok katmanlı ve kapalı bir öykü. Mutsuz Yaradılışlı Çinakoplar Sevmez Beni, güzel tepkiler aldı. Ama şöyle bir durum var. Oyuncu arkadaşım Mehmet Özbek ile Tavuklar adlı öykümün kısa filmini çekmeyi düşünüyoruz. Bu yaz üzerinde bir hayli düşündük. Bir aksilik olmazsa önümüzdeki yaz çekmeyi düşünüyoruz. Bu da beni oldukça heyecanlandırıyor.
* “Annemin Kuşları” adlı çocuk kitabınız var. Çocuk kitapları sektöründe işler nasıl işliyor?
Annemin Kuşları samimiyetle söylüyorum, benim en sevdiğim kitabımdır. Yazarken en zorlandığım, en eğlendiğim kitap oldu. Çocuklar, yetişkinlere göre daha dürüst. Tepkileri daha sert olabiliyor. Bu yüzden çok çekindim. Gittiğim söyleşilerde güzel tepkilerin yanı sıra sert eleştiriler de aldım. Tekrar okuduğumda çocukların ne kadar eleştirel olduğunu gördüm ve şaşırdım. Harika bir duygu. Günümüzdeki eleştirmenlerden daha net şeyler görüp söylüyorlar. Algıları daha yüksek, beğenileri eşsiz diyebilirim. Çocuk kitapları piyasası da farklı değil. Tekelleşmiş yayınevleri, emek sömüren dağıtım ağları ile köşeler kapılmış zaten. Bir pazar kurulmuş ve kimse tezgâh açmanı istemiyor. Açıkçası umursamıyorum, ben yazıyorum ve yazmaktan keyif alıyorum. Mümkün oldukça da paylaşmaya devam edeceğim. Şu sıralar yeni bir çocuk kitabı üzerinde çalışıyorum. Umarım o da kendini yazdırır.
* Son dönem öykücülerden kimleri beğeniyor ve takip ediyorsunuz?
O kadar çok isim var ki takip ettiğim… Birilerini unutursam üzülürüm. Şöyle hızla aklımdan geçen isimler: Orçun Ünal, M. Özgür Mutlu, Mehmet Fırat Pürselim, Hakkı İnanç, Pelin Buzluk, Türker Ayyıldız, Fuat Sevimay, Ayşegül Kocabıçak, Ebru Askan, Melike Belkıs Aydın, Mehmet Erte, Bora Abdo, Serkan Türk, Murat Özyaşar, Birgül Oğuz, Gamze Güller… Saymakla bitmez…
*Öykü eleştirileri de yazıyorsunuz. Biraz da eleştiriden söz edelim. Öykücülüğümüzün eleştirisi ne durumda?
Öykü eleştirisini önemsiyorum. Eleştirinin olmadığı edebiyat vasat edebiyattır. Maalesef ki gazetelerin kitap eklerine baktığımızda övgülerle dolu, samimiyetten uzak, al gülüm ver gülüm yazılar görüyoruz. Bunun ne okura ne de yazara faydası var. Bugün 50 kuşağı öykücülüğünü öve öve bitiremiyorsak onların öykü kuramına kafa yormasına ve eleştiri yazmasına borçluyuz. Günümüzde hiç eleştiri yazılmıyor demiyorum, elbette yazılıyor fakat ben yeterli olduğunu düşünmüyorum. Bu yüzden zaman buldukça eleştiri yazmaya gayret ediyorum. İleride 2000 kuşağı öykücülüğünden söz edilebilmesi için öykü eleştirisine ve kuramına kafa yorulmalı diye düşünüyorum.
* Son olarak bize yeni çalışmalarınızdan kısaca söz eder misiniz? Tezgâhta neler var?
İki ayrı öykü dosyası açtım. Birisinin belli bir konsepti var. Birbirine dokunan öyküler. Diğeri de kategori yapmadığım bağımsız öyküler. Belki ayrı ayrı ileride çıkarabilirim. Belki de ikisini tek kitapta toplayabilirim. Acelem yok. Buna öyküler ve zaman karar versin istiyorum. Çocuk kitabım var kurmaya başladığım, sanırım çocuk kitabına öncelik vereceğim. Yazmak istediğim çok şey var fakat zaman yok ne yazık ki…
*Samimiyetiniz ve içten yanıtlarınız için teşekkür ediyorum.
Ben teşekkür ederim, ilginiz için…

Şubat 2017 (Aydili Sanat Dergisi'nin 20. sayısında yayımlanmıştır.)