KİTAP İNCELEME
“EMİNE'NİN YANINDA KONUŞULMAYCAK ŞEYLER
/ DENİZ POYRAZ”
Hazırlayan: Mehmet ŞEN

“Ben artık bu kitabı okumadan
önceki kişi değilim.”
Bu yaz tatilinde
okunacaklar listem kabarık. Tam 18 kitap. Bunların arasında Deniz Poyraz'ın
kitabı, adı ile dikkatimi çekmeyi
başardı ve listenin başına yerleşiverdi bir anda.
Emine'nin Yanında
Konuşulmayacak Şeyler, odağına mahalleyi alan on öyküden oluşuyor. Kitap, tanıtım
yazısında da belirtildiği gibi " eski geceleri, çocuk aklında kalan yaraları,
mahalle kokusunu anlatıyor..." Bu yüzden öykülerdeki "insanlar kirli",
ağızları bozuk. "Deniz Poyraz'ın dumanlı öyküleri, aşkın ve yenilginin gürültüsü", içinde fırtınalar kopan " bir
bardak su..." kıvamında.
Raflarda okuru tavlayan
birçok kitap kapağı ile karşılaşıyoruz. Bu kitap onlardan biri değil. Emine’nin
Yanında Konuşulmayacak Şeyler, kapağı çevirdiğinizde hayal kırıklığına
uğratmıyor sizi. İlk dikkat çeken anlatımda yoğun bir "erkek dili"
kullanılmış olması. Bu sert jargon kadın karakterlerin anlatımlarında da hâkim.
Bu dili, ilk sayfalarda biraz yadırgasanız da okudukça, bu karakterler başka nasıl
konuşabilir ki, diyor, rahatsız olmuyorsunuz. Kitabın sahiciliğini sağlayan da
bu dil. Öte
yandan Poyraz, aforizmalar peşinde koşmamış. Kitabın geneline yalın bir anlatım
hâkim.
"Pul Biber
Yangını" öyküsü ile birlikte Kurtuluş'tan
Dolapdere'ye kıvrılan yollarda gezinmeye başlıyorsunuz. Bu öyküde büyük kentin dönüşüm geçiren, ama hala mahalle vasfını
koruyan semtlerini tanıyoruz. Kitabın
ilk öyküsü olması çok yerinde bir seçim. Gerek kurgusu gerek anlatımı
ile bunu fazlasıyla hakediyor. Küçük
Prens'i bir de bu öyküyü okuduktan sonra değerlendirin
derim! Bu ilk öyküde anlatıcı kahramanınçelişen yanları, bireyin bölünmüş kişiliğini çok iyi yansıtıyor. Aka planda devam
eden Adana Demirspor maçı
ile kahramanın gönül işleri arasındaki paralel
anlatım, öyküye derinlik, okura büyük keyif veriyor.
"Mahalle,
memleketin mikrokozmosudur." diyen Poyraz, öyküleri ile geniş bir Türkiye manzarası çizmeyi başarıyor. İşsizlikten aile
içi
şiddete, tecavüzden
intihar girişimine kadar bir dizi can alıcı sorunu büyük bir cesaretle ele alıyor.Gerek
öykülerin odak noktası gerekse ele alınış biçimiyle toplumcu gerçekçi yazının
etkisinde olduğu anlaşılan yazar, Yaşar Kemal’e, Orhan Kemal’e ve Yılmaz
Güney’e de bir selam çakmayı unutmamış.
Öyküleri okudukça, doksanlardan milenyuma ve
günümüze uzanan süreçte mahallelerdeki değişime tanıklık
ediyoruz. "Bakkallar yerini marketlere bırakmıştır artık. Üstünde banka ismi yazan antika oturaklar
kalkmış, kırk yıllık ağaçlar
bir bir sökülmüş, caddeler metrelerce kazılmıştır.
Köstebek
yuvasına dönen
sokaklarda bodur bir sokak köpeği
nesli türemiştir."
Yazar, mahallelerde
olup bitenlerin üstündeki örtüyüçekip alıyor. Bizi çırılçıplak gerçeklikle baş başa bırakıyor. Zaman
zaman büyükşehirden taşraya uzanarak
mahallenin farklı görünümlerine yer veriyor ve anlıyoruz ki
buralarda da bireyi aynı kuşatılmışlık ve konuşulmaktan itina ile sakınılan,
kapıyı kapattıktan sonra her sorun çözülmüşcesine eskiye dönülen "yara"lar bekliyor
bizi.
Kitap boyunca arka
planda futbol ve arabesk müzik.
Yeri gelmişken söyleyeyim, özellikle "Yuğ" ve "Kâşif"
öyküleri Nuri Bilge Ceylan'ın Ahlat
Ağacı filmini anımsattı bana.Bunda, her iki eserde de kahramanların,
"normal" olanı sürdürülebileno çoğunluğun yalancı cennetinden sürülen karakterler olmasının etkisi
oldu sanırım. Bir fark; Poyraz diyaloglara gerektiği kadar yer vermiş. Ne eksik
ne fazla, tam kıvamında.
"Yuğ" öyküsünün başlığını çok sevdim. Öyküyü genişleten bir anlam derinliği
var. Yine de iki güçlüöykünün arasında pek parlamadığını düşünüyorum.
"Kâşif" öyküsünün çatısını oluşturan kültürel çarpışma durumu, bizden farklı
olandan korkma, bu korkunun travmatik boyutlara ulaşması, paronoya hali ve sonuçta bunun bir yabancılaşma doğurması
"Pul Biber Yangını" ve " Mahalle" öykülerine de yansımış.
“Yara”, kitaptaki güçlüöykülerden biri. Öykünün çaycı kahramanı müşterilerden biri ile sohbet ediyor
gibi yazılmış. Yazar bizi adeta o masalardan birine oturtuyor. İzleyici okur
gibi değil, olayın bir parçası
haline geliyoruz. Poyraz bunu diğer öykülerinde de başarmış. Okur ile
kahramanların arasınagirmiyor. Ben dili ile yazılan öykülerde bunu başarmak zordur, okur
mutlaka öykünün bir yerine konumlandırır yazarı. Oysa Deniz Poyraz kendini gizlemeyi çok iyi başarıyor. Bunu bir tek
" Solo" öyküsünde eksik buldum.
"Solo"da
anlatıcı bir kadın. Mektup türündeki bu öyküde "Emine'nin Yanında
Konuşulmayacak Şeyler" öyküsüne bir gönderme var. Yazar burada kendi öyküsünün eleştirisini yapıyor ki ben
de bu eleştiriye katılıyorum; "...o yaşta bir çocuk genelde okuma-yazmayı hızlı sökmekle ön plana çıkar, resim yeteneğiyle
değil..."
"Fındıkların
Altında" (zayıf bir öykü değil!) kitabın en zayıf öyküsü.
"Emine'nin Yanında
Konuşulmayacak Şeyler" kesinlikle güzel bir öykü, ama adının ağırlığı altında sönükleşmiş. Öykünün sonunda sürpriz bir şekilde Gezi olaylarına
bağlanmasını ve Gezi'yi görmezden
gelen, penguen belgeseli yayımlayan televizyon kanallarına gönderme yapan kurgusunu çok beğendim.Polat, bu ikili
anlatımı “Mahalle” öyküsünde de başarıyla uygulamış.
"Milenyum'a Girince
Uyandı Babaannem", içinizi
buracak naif bir öykü. "İnsana miskinlik veren
uyuşuk, kasvetli bir yer..."dir babaannenin evi. " Her şey yuvarlak
hatlı, yumuşak, sade. Her şey televizyon kumandasına geçirilmiş muşamba gibi korunaklı,
derli tertipli.” dir. Ama aynı zamanda "Dünya dönmüyor, zaman zerre akmıyor..."
gibidir, burada.
"Saliha"
kitabın güçlüöykülerinden. Biçimsel yönden diğer öykülerden ayrılıyor. Cümleler arasında nokta olmayan, bir
solukta anlatılan, bir solukta okuyacağınız bir öykü.
Kitabın son öyküsü "Mahalle"Behçet Necatigil'den bir alıntı ile
başlıyor: " Şimdi aynı uzaklık, aynı utanç, / Düşündükçe o sokağı, o evleri. (Eski
Sokak)". Yazar gizli kamerasını aynı sokakta yaşayan, farklı sınıftan iki
aileye yöneltmiş
gibi sinematografik bir öykü. Finale yakışmış.
Kitabı okuduktan sonra
kahramanlar hala sizinle konuşmaya devam ediyorsa o kitap iyi bir kitaptır.
Poyraz, ana karakterler kadar, Tehlike (Samet), Müco, Hüso, yaşlı Çingene, Bakkal Şükrü Amca, Gülfer Teyze, Serhat ve bahçeli müstakil evin penceresindeki teyze
gibi yan karakterleri de küçük bir kalem darbesiyle beynimize kazımayı başarıyor.
“Yuğ” öyküsünün
girişinde yer alan,Thomas Bernhard’ın “Ben
onun ölümünden önceki kişi değilim.” sözünü biraz değiştirerek söylüyorum:
Bu kitabı okuduktan sonra “Ben artık bu
kitabı okumadan önceki kişi değilim.” diyeceksiniz.
Emine’nin Yanında
Konuşulmayacak Şeyler ile toplumcu
gerçekçi yazınımız, öncülleri Orhan Kemal ve Yaşar Kemal gibi sağlam bir
kalem kazanmıştır diyebiliriz. İletişim Yayınları'ndan çıkan, kısa sürede ikinci baskısını yapan, 140
sayfalık bu kitabı daha çok
konuşacak gibiyiz.