GAZ MASKELİ
SEMAZEN
(Öykü)
Mehmet
ŞEN
Esmer, cılız bir delikanlıydı Fırat. İki
yıl önce, okumak için gelmişti İstanbul’a. Babası, elinde avucunda ne varsa her
ay oğluna gönderiyor, “Yeter ki oğlum okusun” diyordu. Kahvede arkadaşlarına gururla anlatıyordu
İstanbul’daki oğlunu.
Fırat okuyordu, hem de eline ne geçerse.
Öyle bir tutkuya dönüşmüştü ki bu, babasının gönderdiği paranın neredeyse
tamamını kitaplara harcıyor, evin kirasını bile zor artırıyordu o paradan. Çay
yanında simit ve peynir yemekten iyice kurumuş, avurtları içine çökmüştü delikanlının.
Okudukça başka dünyalar görüyordu. Dünyayı, başka türlü görüyordu. Daha mutlu,
daha güzel bir dünya kurabilmenin büyüsüyle yaşıyordu.
Geceler gündüzlere, düşler gerçeklere
karışırken okul kantininde Berçem’le* karşılaştı bir gün. Onun, yüzünü çevreleyen
kızıl saçları, ışıl ışıl bakan iri siyah gözleri düşlerinin bir parçası
oldu. Giderek derslerini aksatmaya
başladı. Bin Bir Gece Masalları’ndan çıkıp gelen bu kızla birlikte bildiriler
dağıtmaya, eylemlere katılmaya öncelik verir oldu.
Gezi olaylarının başladığı günlerdi.
Gençler, küçük pınarlar gibi, şehrin dört bir yanından akarak doldurmuşlardı
parkı. Farklı sınıflardan, farklı inançlardan geliyorlardı. Anarşistleri de
vardı, futbol taraftarları da... İnternet üzerinden haberleşip alanlarda buluşan
gençlerdi bunlar. “Apolitik” denilen Y kuşağının çocukları.
Baharla birlikte dağların doruklarındaki
karlar eriyince nehrin suları nasıl kabarırsa, Fırat da içindeki coşkunun öyle kabardığını hissediyordu o gün.
Berçem’in telefonuyla uyanmıştı. “Harekete geçme vakti, hazırlıklı gel” demişti
Berçem. Kitapların arasından birini seçti, kırmızı bandanasını boynuna bağladı.
Berçem’in uyarısını dikkate alarak cebine birkaç limon koydu. Gaz maskesini
denemek için aynanın karşısına geçti. Dedesinden kalma zırhıyla Don Kişot
belirdi aynada. Elinde eğri büğrü kılıcı ve paslı kalkanıyla“Hazır mısın” dedi,
Don Kişot. “Hadi” dedi Fırat, maskeyi çantasına koydu ve sokağa çıktı.
Berçem’le sözleştikleri yerde
buluştular. “Ne getirdin?” diye sordu Berçem, uzandı, Fırat’ın elindeki kitaba
baktı. Kapağındaki yel değirmeninden tanıdı, yüzüne bir gülümseme yayıldı
kızın, “İyi seçim” diye onayladı delikanlıyı. Güvenlik nedeniyle ara
sokaklardan geçerek Taksim’e ulaştılar. Alanda kalabalık giderek büyüyordu.
Parkın merdivenlerinden çıkarak cıvıltıyla gezinen gençlerin arasına
karıştılar. Yüzlercesi ağaçların altında toplanmış bahar kuşları gibiydiler.
Kimi su dağıtıyor, kimi çöpleri topluyor… Herkes birbirlerine yardım etme
telaşında. Sessiz ve kendiliğinden bir iş bölümü yapılmış aralarında. Berçem ve
Fırat da, bu küçük çadırlarda nöbet tutan eylemcilere kitap okuyarak destek
olacaklardı bugün. Fırat, bu kez daracık odasında değil, onlarca insanın
karşısında okuyacak olmanın heyecanıyla boğazını temizledi, kitabın ilk sayfasını
açtı.
Gaz maskeli, beline kadar çıplak,
yumrukları sıkılı bir semazen dönüyordu başucunda. Semazenin kırmızı tennuresi
kavisler çizerek havalanırken okumaya başladı: “ Birinci Bölüm: Senyör
Kesada’nın tatlı delilikleri….” Fırat, yollara düşüp zayıfları korumak, hain ve
ahlaksızları cezalandırmak isteyen Don Kişot’un maceralarını okudukça kalabalık
ona eşlik etmeye başladı.
Dinleyicilerden biri berber, biri papaz kılığında, ortaya çıktı. Fırat
okudukça onlar da dudaklarını kıpırdatıyor, el kol hareketleriyle kahramanları
canlandırıyorlardı. Alan bir tiyatro sahnesine döndü. Manchalı Don Kişot,
aşkını anlatırken. “Dulcinea” diye
bağırıyor, semazen dönmeye devam ediyordu. Fırat’ın kaldığı yerden okumayı
Berçem sürdürdü. Fırat ona, kendi Dulsinea’sına, bakıyordu. Semazen, tennuresi
ateşe tutulmuş bir pervane gibiydi şimdi. Onun yarattığı burgaca kapılıp gitti
Fırat. Akmak istedi. Hayalindeki o mutlu evrene doğru akmak... Onunla birlikte,
alandaki herkesi alarak, ışıklı dar bir delikten geçtiklerini hayal etti. O
anda, o bahar gününde, o havada, her şey
mümkün görünüyordu.
Saatler ilerlemiş, kitap bitmişti. Bu
kez bakışlar Taksim Meydanı’na çevrildi. Herkes beyaz gömlekli, siyah
pantolonlu bir adama bakıyordu. Sırt çantası ayaklarının dibinde, elleri
cebinde bir adam: Duruyordu. İnsanlar ona önce şaşkınlıkla bakmışlar, sonra
destek olmak için onlar da birer ikişer durmaya
başlamışlardı. Dalga dalga yayıldı haber. Plazaların duvarlarındaki dev
ekranlarda, ana heber bültenlerinde, her yerde duran adam görünüyordu. Onunla
birlikte sadece Taksim değil, Türkiye donup kalmıştı sanki. Öyle güçlü bir
duruştu ki bu; polisler, toma’lar bile durmak zorunda kalmıştı, uzun süre
saldıramadılar. Ağaçlar rant uğruna sökülmesin diye küçük bir grubun başlattığı
eylem, büyük bir toplumsal muhalefete dönüşüyordu.
Sabaha karşı harekete geçti kolluk
kuvvetleri. Aldıkları emirle önce çadırları topladılar, sonra parkı boşaltmak
istediler. Direnenler gözaltına alınıyordu. Ani bir baskınla savaş alanına
dönmüştü park. Biber gazının etkisiyle bağrışmalar arttı, kalabalık dağıldı. Fırat
ve Berçem kelepçelenip karakola götürülürken, Toma’lardan sıkılan tazyikli suya
direnenleri ve sıkılan gazın karşısında dimdik duran “Kırmızılı Kadın”ı gördüler.
Yeni bir tarih yazılıyor; yeni kahramanlar, yeni Don Kişotlar doğuyordu.
Karakoldan çıktığında babası karşıladı
Fırat’ı. Evinde arama yapılmış, kitaplarına el konulmuştu. Yel değirmenlerine
karşı, tennuresi alevden bir semazen dönüyordu kafasının içinde. Berçem’i aradı. Ulaşılmıyordu.
*Berçem: (Kürtçe) Nehri, akarsuyu seven kadın.
*Berçem: (Kürtçe) Nehri, akarsuyu seven kadın.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder