
Günlerden
cumartesi. Ümmügülsümsahilsutoprak, pazara gidiyor. Bedenini saran siyah
elbisenin altında kırmızı topuklu ayakkabılar, elinde düğmesine basınca pazar
arabasına dönüşen şemsiyesi, ilerliyor.
Çelik
pazar tezgâhlarının arkasında, bir gülüşün kaç müşteri ettiğini bilerek sırıtan
satıcılar... Gelen müşteriye göre ayarlanıyor ses: “Gel abla gel, güzel
bayanlar için Paris’ten geldi bunlar.”
Ümmü, gülsüm, sahil, su, toprak bir bedenin tekilliğinde kıkırdıyor.
Yaklaşıyor tezgâha doğru. Kavanozların içinde farklı renklerde irili ufaklı
gözler.
“Canlı mı bunlar?”
“Bu sabah geldi ablam, ne renk vereyim?”
Göz kapakları üstünde duran gözler, göz
kırpıyor, hepsi birbirinden kederli. Son
günlerde kaçakçıların mültecilere dadandığını hatırlıyor, “Kalsın.” diyor
Ümmügülsümsahilsutoprak.
Yan tezgâhta korsan kılıklı bir adam: “Batan
geminin malları bunlar!” diye bağırıyor. Tezgâhta ne ararsanız mevcut: Kitap,
CD, parfüm… Sağ kolunun ucunda elinin yerine takılmış olan demir çengele asılı
bir poşet uzatıyor adam. “Bu tam size göre bayan, Kayıp Ruhun İlacı, sudan ucuz.”.
Poşeti alıyor, şemsiyeden arabaya dönüşen pazar çantasına yerleştiriyor.
Kırmızı ayakkabıların tıkırtısına, pazar arabasının sesi eşlik ediyor.
Birkaç adım ilerliyor. Yeni bir tezgâh,
arkasında beyaz gömlekli, siyah yelekli ve bıyıklı adamlar. Koro halinde
bağırıyorlar: “Böbreğin tazesi bizde, gel vatandaş, gel!” Böbreklerin üst üste
dizildiği tezgâhın önünde ışıklı bir tabelada “Perhize, diyalize son.” yazısı
yanıp sönüyor. Tezgâhın önünde iki sıra var. Biri böbreğini satanlar için, arka
tarafa doğru uzanıyor. Ön taraftaki sırada alıcılar bekliyorlar. “Almak şart
değil, bakmak serbest” diyor siyah yelekli adam. Müşterilerden biri, teşhir
için eline tutuşturulan kanlı böbreği avuçluyor, kokluyor kavun alır gibi.
Böbrekler ilgisini çekmiyor
Ümmügülsümsahilsutoprak’ın. Karşı tarafa, Japonya’dan ithal edilen ölümsüzlük
mantarlarına doğru yürüyor. Tezgâhın albenisi yerinde; Uzakdoğu’yu anımsatan
fenerler, tekdüze bir müzik, tütsüler ve ölümsüzlük mantarından yapılmış
çeşitli ürünler… Kimonolu bir kız,
ellerini çenesinin altında birleştirerek selamlıyor müşterileri. Kalabalığı
aşarak yüz gramlık çaylardan almayı başarıyor.
-Ümmü,
Gülsüm,
Sahil,
Su, huu!
Toprak.
Adı tamamlanınca anlıyor kendine
seslenildiğini. Tanıdık geliyor ses, dönüp arkaya bakıyor. Yüz de tanıdık, ama
çıkartamıyor.
“Tanımadın mı kız? Ben, Naciye teyzen!” diye
sırıtıyor kadın.
“Dur bakayım sana” diyor
Ümmügülsümsahilsutoprak. “Ön dişlerin
uzamış, dişlerini mi yaptırdın?”
“Ya
gülüşüm? Gülüşümü fark etmedin mi yoksa? Nasıl, neşeli olmuş muyum?”
Ümmügülsümsahilsutoprak,
Naciye teyze, topuklu ayakkabılar ve pazar çantası, Naciye teyzenin ballandıra
ballandıra anlattığı tezgâha doğru yürüyorlar. Cinsellik destekli din
pazarlamacılarını ve cevşen satan hacı amcaları fark etmeden ilerliyorlar.
Hedef; “Sonsuz gülüş enerjisi” Ümmügülsümsahilsutoprak, biraz da Naciye
teyzesine uyarak, yeni bir gülüş satın almak istiyor.
“NASIL
GÜLMEK İSTERSİNİZ?” diye soruyor tezgâhın arkasındaki beyaz önlüklü adam. Büyük
bir ciddiyetle anlatıyor, “Gülüş tasarımında öncelikle yüz hatlarınızı
inceliyor, size özel gülüş tasarımı yapıyoruz.” diyor adam.” Çekici, nazik,
entelektüel, sportif… Nasıl bir gülümseme tercih edersiniz?”
Ümmügülsümsahilsutoprak kafası karışarak
bakıyor adama. Naciye teyze biraz önce
satın aldığı neşeli gülüşüyle sırıtıyor. “Benimki de neşeli olsun” diyor
Ümmügülsümsahilsutoprak. Tezgâhın arkasına geçiyor.
Radyoda
bir ses, ülkenin doğusunda ölenlerin adlarını sayıyor. Pazar yerinin
gürültüsünde duyulmuyor.
Ümmügülsümsahilsutoprak, kırmızı topuklar, pazar arabası ve yeni satın
aldığı neşeli gülüşüyle evine doğru yürüyor. Önü sıra yürüyen bir canlı
bombanın, pimi çekmeye hazırlandığından habersiz.
*Evrensel
Kültür'de yayımlanmıştır (297.Sayı Eylül 2016 )
Yorumlarınızı bekliyorum.
YanıtlaSil