![]() |
(Fotoğraf: Deniz Dengiz Şimşek)
M.Özgür
MUTLU:“Sen oralarda bir yerlerde olmalısın sevgili okuyucum, ben neredeyim
acaba?”
Söyleşi:
Mehmet ŞEN
2011 Yaşar Nabi Nayır
Öykü Ödülü’nü alan ilk kitabı “Van Gölü Ekspresi” ile tanıdığımız yazar M.Özgür
Mutlu ile çocukluk yıllarından Karton Ev’e uzananyazarlık serüveni konuştuk.
“Çocukken kimsem oyum ben…”
diyorsunuz. Siz nasıl bir çocuktunuz? Bize o günlerden, çocukluğunuzdan
bahseder misiniz?
Bir
çocuktan bir katil yaratılabiliyor olsa da herkesin içinde kalan saf bir taraf
olduğunu düşünüyorum. Kiminde bu kalın bir tortu altında örtük oluyor, kiminde
ise yüzeye daha yakın. Sadece saflık değil elbette, çocukken yaşadığımız
travmalar, yitirişler, örselenişler de kimliğimiz üzerinde rol oynuyor.
Yazdıklarım en çok çocukluğumun yansıması. Çocukluğumu iki kelimeyle
özetleyecek olsam bu kelimeler köy ve yol olurdu. İlk çocukluk yıllarımın büyük
kısmı köyde, anneannemin yanında geçti. İstasyonu, lüküs lambasını, tütünü,
üzümü, uçurtmayı, kavgayı, hayat dediğimiz iç avluyu, şeytan ve cin
söylentilerini, masalları köyde tanıdım. Bankacı olan babamın tayinleri
nedeniyle henüz ilkokuldayken, şehir değiştirmeye başladık. Eşya toplamak, eşya
yaymak, arkadaşlardan kopmak, yeni şehirlerin sokaklarında kaybolmak ve yeni
insanlarla tanışmak rutinimiz oldu uzun süre. Yaptığımız yol bana çok şey
kattı. Bir yerde kalıcı olmadığını bilmek, orayı sahiplenememek, sahiplendiğin
şeyleri her defasında yitirmek insanı erken olgunlaştırıyor. Dahası bir sürü
görüntü ve hikâye biriktirebildim. Bu iki kavramın izdüşümleri birçok öykümde
kendine yer buldu. Çocukluğuma döndüğümde öyküyü orada buluyorum.
Her yazarın yazmaya başlamasında
bir dizi tesadüfler bulunur mutlaka. Geriye dönüp baktığınızda,sizin yazarlık
serüveninizi etkileyen tesadüfler nelerdi?
Birkaç
tesadüfe bağlayamam ama birçok etkenin bir araya gelmesi sonucu yazmaya
başlamış olmalıyım. Öncelikle iyi kötü kütüphanesi olan bir evin çocuğu olmam,
darbe dönemlerinde saklanan kitapların değerli bir imgeye dönüşmesi benim için,
ilkokulda okuma ve yazma sevdalısı bir ilkokul öğretmenine sahip oluşum, başka
bir şehre taşındığımızda arkadaşlarımla ve öğretmenimle mektuplaşmaya başlamam
yazma alışkanlığı edinmemde rol oynamış olmalı. Sonra kendimi günlüğe benzer
bir defter tutarken buldum, içimden geçenleri, ilk aşklarımı, acılarımı vs.
yazarken nasıl kurgu yapmaya başladım hatırlamıyorum. O iç dökmeler bir yerden
sonra öykülere dönüştü ve kendimi anlatmaktan vazgeçip başka insanları ve
hayatları yazmaya başladım.
Yazmaya mektuplarla başlamışsınız.
O uzun mektupların yerini bugün kısa mesajlar aldı. Artık kelimeler, harfler
eksiltilerek yazılıyor. Bu dönüşüm öykü yazarlığını nasıl etkiliyor sizce?
Hızın
başat belirleyici olduğu, imajlar ve imgeler çağındayız. Bu hıza ayak uydurmak
için elbette teknolojinin getirdiği olanakları kullanmak durumunda kalıyoruz.
Bundan kaçmak mümkün görünmüyor. Tekrar mektuba dönülebileceğini sanmam.
Kimsenin uzun uzun yazmaya da, bir nasılsın’ın cevabını haftalarca beklemeye de
zamanı yok. Bu hız edebiyatı da etkiliyor. Tolstoy, Dostoyevski, Yaşar Kemal
gibi oylumlu eserler yerini daha kısa ancak uzunluğu derinliğiyle
tanımlanabilecek anlatılara bırakıyor. Bu da gayet normal. Çağımızın önüne
geleni silip süpüren muazzam hızıyla ancak kendi kadar hızlı metinlerle başa
çıkılabiliyor. Örneğin çok kısa (ya da kısa kısa) öyküler önem kazanıyor. Anlatı
derinliği, çok katmanlı oluşu yansımasını okurun zihninde buluyor ve uzunluğu
ancak verdiği etkinin uzunluğu ve şiddetiyle doğru orantılı olarak
ölçülebiliyor. Sonuçta hızı yavaşlatmak ancak yazıyla ve daha geniş manada
sanatla olabiliyor, bu yavaşlatma ancak uzun uzun yazmak anlamına gelmiyor,
kısa ve vurucu metinler bizi içinde bulunduğumuz hızlı akıştan daha etkili
şekilde koparıp başka bir düzleme taşıyor.
Sizin dergicilik maceranız 1999
yılında “Vesaire” adlı fanzinle başlıyor. Dergi fikri ilk ne zaman oluştu ve
sonrasında bu alanda neler yaptınız?
Vesaire
fanzin’in doğuşundan birkaç yerde söz etmiştim. Edebiyata ve yazmaya kafa
yormaya başladığımız ilk gençlik dönemimizde şair arkadaşlarımla birlikte karar
verdik vesaire’yi çıkarmaya. Vesaire bizim için heyecan patlaması, başkaldırı,
meydan okuma, küfür, ergenlik hezeyanı, sığınacağımız liman, varoluşumuzu
sınadığımız mecra idi. Hayatımda yaptığım en güzel işlerden biriydi. O zamanki
duygulara ve heyecana bir daha erişmenin mümkün olmadığını biliyorum.
Üniversite yıllarında ise düşe-yazma edebiyat dergisi yayın kurulunda 2003-2005
yılları arasında bulundum. ODTÜ Öykünün Ayak İzleri Öykü Yarışması’nda dereceye
girmiştim. Oradaki öykümü okuyan arkadaşlar (düşe-yazma’nın kurucu çekirdeği)
gelip beni bulmuş ve dergiye katılmamı istemişti. Ben de henüz kuruluş
aşamasında olan dergiye katılmıştım ve ilk sayıdan itibaren yayın kurulunda yer
aldım. Dergicilik hakkında çok şey öğrendim o süreçte, nasıl sabahlara kadar
oturulup mizanpaj yapılır, ucuza bastırmak için matbaalar nasıl dolaşılır,
kapak rengi baskıda nasıl değişir, nasıl dergiye reklam bulunmaz, bir sayı daha
çıksın diye nasıl cepten yenir, borçlanılır, nasıl batılır, bunları gördüm. Aynı
zamanda ömür boyu sürecek dostluklar kazandım, edebiyat hayatıma daha çok
sirayet etti, düzenli yazmamı sağladı, şimdilerde yazıp çizen birçok insanı
tanıdım, iyisiyle kötüsüyle ilk öykülerimi okuyucuyla buluşturdum.
Dergilerin yazın dünyamızdaki yeri
nedir? Sizin bir yazar olarak olgunlaşmanızda nasıl bir etkisi oldu bu
dergilerin?
2002
yılından bu yana çeşitli dergilerde öykülerim yer alıyor. Son yıllarda sayı
olarak arttığını söyleyebilirim. Dergilerin bir yazarın yazın yolculuğunda çok
önemli duraklar olduğu açık. Her şeyden önce dergilerde görünmek, okura yapılan
bir çağrı. Bir şeyler yazdım ve okurun bunu görmesini istiyorum anlamına
geliyor ki bu da yazarın az çok yazdığına güvenmesi ve cesaretli olması
anlamını taşıyor. Defterimizde, bilgisayarımızda yazdıklarımız bir ölçüt oluşturmuyor,
değişiyor, dönüşüyor, çöpe gidebiliyor. Ancak dergilerde göründü mü artık geri
dönüşü yok, yazın yolculuğunda bir ana işaret ediyor. Bu da dönüp bakmak,
ilerleyişimizi ya da gerileyişimizi görmek açısından önemli. Yaptığımız
hataları da kaydediyoruz. Ben dergilerde yer alan birkaç öyküme, şimdi bakınca,
keşke yayınlanmasaymış diyebiliyorum. Ders verici yanı bu. Ama bu olmak
zorunda, yoksa o anki yazın dünyası ve kendi yazın yolculuğumuz içindeki
yerimizi tespit etmek pek olası değil.
2011 yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’nü
kazanan dosyanız daha sonra Varlık Yayınları tarafından Van Gölü Ekspresi adıyla yayımlandı. 2007 yılında da aynı ödülde
dikkate değer bulunmuştunuz. Ödüller sizin için ne ifade ediyor?
Ödüller
benim için daha çok okura ulaşmak anlamını taşıyor. Yazan ve yazdıklarını
yayınlayan birinin birincil amacı elbette daha çok okunmaktır. Ödül olunca
ister istemez dikkatler çekilmiş oluyor, bu da okuru etkiliyor ve bir şans
doğuruyor. Benim beklentim bu yöndeydi doğrusu ancak ilk kitap ne kadar okundu,
okura yeteri kadar ulaştı mı,bilmiyorum. İkinci kitabımdan sonra ilk kitabın
daha çok görünür, bilinir olduğunu görüyorum. Yaşar Nabi Nayır Ödülü’nün; ilk
kitabımın Varlık’tan yayınlanması, beni yazmaya devam etmem konusunda
güdülemesi, öyküyü daha çok düşündürtmesi, öykü konusunda sorumluluğumu
artırması gibi pek çok yararı oldu. Ödüllerin bir diğer anlamı ise jürinin öyküleri
okudukları andaki beğenisini kazanmış olduğunu bilmek. Yoksa, aynı jüri başka
bir gün, başka bir ruh halinde ya da bambaşka bir jüri, başka bir dosyayı da ön
plana çıkarabilirdi. Burada anlatmak istediğim beğeninin öznel olduğu. Elbette
genel kabuller, kıstaslar, iyi edebiyatı belirleyen olmazsa olmazlar var ancak
aynı kıstasları sağlayan ürünler içinden birini öne çıkarmak tamamen öznel
değerlendirmelerimiz yani beğenilerimiz doğrultusunda oluyor.
Okurlarınıza kitaplarınız hakkında
iki soru sormanızı istesem bu sorular neler olurdu?
Okuyucuya
yöneltilmiş en güzel soru sanırım Oğuz Atay’ın “Ben buradayım sevgili okuyucum,
sen neredesin acaba?” sorusu. Okuyup da
bunu keşke ben yazsaydım dediğim öyküler, romanlar gibi keşke bu soruyu ben
sorabilseydim. Fakat bu soru yıllardır cevabını arıyor zaten. Belki Atay’ın sorusunu
kendim için şöyle değiştirebilirim: “Sen oralarda bir yerlerde olmalısın
sevgili okuyucum, ben neredeyim acaba?” Aklıma gelen ikinci soru oldukça klişe
ama gerçekten çok merak ediyorum: Issız bir adaya düşseniz hangi iki öykümü
yanınıza almak isterdiniz?
Yeniden benim sorularıma dönelim.
Karton Ev, derdi olan bir kitap. Mültecilerden işçiölümlerine kadar birçok
soruna değiniyorsunuz. Bu konuda bir misyonunuzun olduğunu düşünüyor musunuz? Yazar
olarak kendinizi nasıl tanımlarsınız?
Bir
yazarı ancak yazdıkları tanımlayabilir. Burada ne söylesem boş, ortada öyküler
dururken yazarlığımı, nasıl bir yazar olduğumu tanımlamaya kalkışmak boşuna bir
çaba olurdu. Bir misyon üstlenmek ise iddialı bir ifade. Yazan kişiler olarak
yaptığımız en önemli şey bana kalırsa çağımızın tanıklığını yapmak.Bu tanıklık
tabii ki sadece yansıtmak değil. Öyle olsaydı tarih yazıcısı olurduk.
Yaşadığımız dönemin ruhunu, çelişkilerini, insanlığın durumunu kişisel
süzgecimizden geçirerek şekillendirmek, üzerinde durduğumuz yazın mirasına bir
tırnak da olsa birkaç cümle katabilmek.
“İki Yüz Kırk Beş Basamak”taki
Bekçi Osman, “Karton Ev”in mülteci kızı, “Beklediğimiz O Gün”ünGargalak Kemal’i
bir çırpıda aklıma gelenler. Öykülerinizde yarattığınız karakterlerçok özel ve akılda
kalıcı oluyor. Nedir bu işin püf noktası?
Bir
püf noktası varsa da ben bilmiyorum. Bir formül ya da yordam veremem. Öykülerdeki
tiplerin yüzeysellikten kurtulması ve derinleşmesi önemli elbette. Her öyküde
de bu derinlik farklı oluyor, kimini ne kadar istesem de derinleştiremediğimi
fark ediyorum. Sanırım öyküde anlattığımız tiplerin hayatımıza ne kadar sirayet
ettiği, onları ne kadar içselleştirdiğimiz ile ilgili. Örnek vermek gerekirse,
bir katili yazmak için cinayet işlememize ya da katil bir tanıdığımız olmasına
gerek yok ama bu bilgi zaten hayatımızda var. Katliam, katil, maktul
çevremizde, hayatımızın içinde; sadece bizde bıraktığı izin peşine iyi düşmek
gerekiyor.
Kitaba adını veren Karton Ev, kahramanının kadın olması
yönüyle de diğer öykülerden ayrılıyor. “Erkeklerimiz her şeyi bilmez,
çocuklarımız her şeyi sorar, biz kadınlar her şeyi susarız.” diyor
kahramanınız. Bu coğrafyada kadın olmak zor. Bu sorunu aşmada sanata ve
sanatçıya düşen görevler nelerdir sizce?
Kadın
olmanın ne kadar sorunu varsa, bu aynı zamanda demokrat olmanın, adil olmanın,
insan olmanın da sorunudur. Ülkelerin ve hatta bir çağın gelişmişliğini sadece
kadınların durumuna bakarak anlayabiliyoruz. Yani her şeyiyle çürümekte olan
bir sistemin içinde kadının durumunun iyi olması zaten beklenemez. Ancak bu
mantık, kadın hakları için uğraşmayalım sonucunu doğurmaz. Bu sonuca
varacaksak, hiçbir tekil sorun için, doğa, çocuk, işçi vb. uğraşmayalım demek
olur ki, aslında bütünün iyileşmesi her noktada mücadele vermekle mümkün. O
zaman sanat da bu mücadelede içkindir, çünkü hayatta içkindir. Yalnızca, bunu
diğer araçlardan farklı olarak kendi diliyle yapar.
“GaravilleToplayıcısı”nda öyküye
adını veren salyangoz metaforu “İki Yüz Kırk Beş Basamak”taki travesti Banu’yu
anlatırken yeniden karşımıza çıkıyor. Sanırım hepimiz bu kabuklarla yaşıyoruz.
Hem de çıt diye kırılıveren kabuklar…
Hepimizin
kendimiz için inşa ettiğimiz kabukları var. Zayıf yönlerimizi,
farklılıklarımızı, ötekileştirildiğimiz taraflarımızı bu kabukların ardında
saklamaya çalışıyoruz, çünkü aynı zamanda en savunmasız, en kolay
yaralanabileceğimiz yerlerimiz bunlar. İstisnasız hepimiz ötekiyiz. Bir yandan
biz desürekli birilerini ötekileştiriyoruz ve bu ölçüde de ötekileşiyoruz.Sırtımızda
taşıdığımız kabukların bazen aslında sertlikleriyle bizi korumak için değil,
aynılaşmak için, farklılıklarımızı örtmek, herkes gibi kabuk taşımak için
olduğunu düşünüyorum. Kimimiz başarıyla bu kabuğu ömrümüz boyunca taşıyoruz,
kimimizin kabuğu ise ilk yağmurlarda ayaklar altında kalıp kırılıyor.
“Solus” kitaptaki en uzun öykü. Bu
öyküyü okuyunca sizin artık bir roman yazma zamanınızın geldiğini düşündüm.
Böyle bir projeniz var mı? Tezgâhta neler var?
Roman
öyküden apayrı bir disiplin. Diliyle, anlatısıyla, çalışma yöntemiyle önemli
farklılıklar içeriyor. Öykünün romana geçiş tahtası olduğunu düşünmüyorum. Ama
bu roman yazmayacağım demek değil. Denemelerim de oldu, oluyor, beni tatmin
etmedi henüz ortaya çıkanlar. Ancak üzerine düşebileceğim bir dönem olursa,
romanla anlatmak istediğim hikâyeler var. Şu anda ise üçüncü öykü dosyam
üzerinde çalışıyorum.
“Ay’ın Düşü”nde kahramanınız ayı
alıp tabağına koyuyor, bir parça kesip yiyor, rakısına meze yapıyor. Çok
sinematografik bir dil bu. Senaryo yazmayı denediniz mi hiç? Öykülerinizden
hangisinin filmi çekilsin isterdiniz?
Yarı
amatör, yarı profesyonel bir ekip içinde (amatör kısmı benden oluşuyordu) bir
senaryo denemem olmuştu. Hayata geçmedi. Kısa film senaryosuna dönüştürdüğümüz
birkaç hikâyemiz de oldu. Ne kadar zor, zahmetli bir iş olduğunu sezdim.
Öykülerimin bir kısmının bu işe uygun olduğunu düşünüyorum. Bana kalsa, Van
Gölü Ekspresi’nden Unutulan Ceket ve Karton Ev’den ise Cenaze Arabası öyküsünün
filmleştirilmesini isterdim.
“Benim için İstanbul şiir, Ankara
öyküdür.” diyorsunuz. “Datça” desem, ne dersiniz? Burada yaşamak yazar olarak nasıl
etkiliyor sizi?
Datça
deseniz masaldır derim. Bu coğrafya, kültürüyle, tarihiyle, doğal
güzellikleriyle masal diyarlarını aratmayacak nitelikte bana kalırsa. İbn-i
Haldun’un çok bilinen sözü: “Coğrafya kaderdir.” Elbette doğduğumuz,
yaşadığımız yer hayatımızı, algımızı, bakış açımızı ve bize yöneltilen algıyı,
bakışı etkiliyor. Ben Datça’da yaşamayı sözgelimi Kastamonu’da ya da Hakkari’de
yaşamaktan avantajlı saymıyorum. Burada da hayat gailesi sürüyor, ülkenin ve
dünyanın sorunlarından azade, kopuk değiliz hiçbirimiz. Yaşadığımız yer Anadolu
coğrafyası sonuçta, bizi belirleyen, şekillendiren kültür Anadolu kültürü. Halikarnas
Balıkçısı da bizim, DairoMorenoda, Şeyh Galip de, Şeyh Bedreddin de, Fuzûli de.
Kısacası sadece yaşadığı yerden beslenmez yazan kişi, çok daha geniş bir
coğrafyadan, hatta tüm dünyadan beslenir ancak bunu dile getirişi, dili,
hissettirişi yaşadığı yerin izlerini taşıyabilir.
Daha
somut bir açıdan bakınca ise Datça’nın benim hayatıma yansıyan getirisi zamanın
büyükşehirlere kıyasla yavaş akması. İşe gitmek, eve dönmek için saatlerimi
otobüste ya da arabada harcamıyorum. Bu da bana okumak, yazmak için daha fazla
zaman yaratıyor. Gerçi zaman bulamamak her daim hepimizin ortak ve geçerli bir
bahanesi. İsteyen her zaman, zaman bulamayabilir yapmak istedikleri için.
Son olarak, yazar M.Özgür Mutlu'ya
bir soru sormanızı istesem ona sorulmayan hangi soruyu sorardınız?
Kendime
neden daha cesur yazmıyorsun diye sormak isterdim.
Peki
neden?
Bu,
cevabını bilmeden kendime sorduğum kışkırtıcı bir soruydu. Şimdilik cevaplamak
yerine soruyla baş başa kalmayı tercih ederim.
Sorularımı içtenlikle
yanıtladığınız için çok teşekkür ederim.
Beni
düşündüren güzel sorularınız için ben teşekkür ederim.
SonGemi 34. Sayı(Eylül 2017)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder