BİR FASİT DAİRE / BERNA DURMAZ
KİTAP İNCELEME/ MEHMET ŞEN
Berna Durmaz, çocukluğu
Roman mahallesinin hemen yanı başında geçmiş bir yazar. Mahalleler arasında
görünmez dikenli teller olsa da herkesin tiksinerek baktığı bu esmer tenli,
gürültülü insanlar daha o günlerde ilgisini çeker yazarın. Belki onlarla yüz
yüze konuşamaz, ama düğün gecelerinde
çaldıkları zurnanın sesi ile büyülenir. Zurnanın çaldığı nağmeler o kadar acı
yüklüdür ki ağladığını düşünür. Durmaz, kulağında yer eden o acı seslerle
yazmış Bir Fasit Daire’yi.
Cemafer, Ayni Babam,
Zarif,
Islak Oğlan,
Sevgül,
Kasım Emin,
Topuz başlıkları
altına giren birbiriyle bağıntılı 13 öykü var kitapta. Öyküler arasında geçiş
yapan kahramanlar görüyoruz. Zarif, Topuz, Hasret ve diğerleri bir öyküde
yan karakterken bir başkasında ana karakter olarak çıkıyor karşımıza. İlk öyküde Cemafer’in söylediği kehanet, son
öykü ile gerçekleşiyor ki bu, kitabın temel izleği olan döngüye, fasit daireye
vurgu yapıyor. Bu yönü ile öykülerin genel içeriği bütünlemeye yönelik olarak
kurgulandığını görmekteyiz. Genel olarak bağıntılı öyküler yazmayı seven bir
yazar Durmaz. Bir Fasit Daire’de ise
bunu bir adım daha ileri götürmüş. Adeta bize
“Ben öykü yazdım, sen roman oku.” diyor.
Marquez’den, LatifeTekin’den
el almış, büyülü gerçekçi, nefis bir anlatımı var Berna Durmaz’ın. “…masalsı
bir anlatımla bezediği sokağın sesini, sokağın sözcükleriyle adım adım çoğaltan
öyküler kuruyor. Düşle gerçek arasında salınıp duran bir sarkaç onun kalemi,
gerçeğin altını gerçeküstü anlatı ögeleriyle çiziyor.”(Şenay Eroğlu-Sarnıç
16.Sayı/24)
Daha ilk tümcesinde okuru
rengârenk bir dünyaya sürüklemeyi başarıyor yazar. Bunda dil’in büyük bir
etkisi olduğunu söylemeliyim. Dengbejlerden beslenen, masalsı, destansı bir dil
bu. Kıvamlı, akışkan, neredeyse kusursuz…
Zarif ile Hasret’in imkânsız
aşkları ekseninde, sıçramalı bir zaman diziniyle gelişen olayların gerisinde
Roman kültürünü eksiksiz çizmeye çalışan bir kalem görüyoruz.
Zurnanın ıslak ağzını
karyolanın demir başlığına dayayıp canı gırtlağından rahatça çıksın diye
yatağına uzanan Cemafer öldüğünü unutmuş, habire konuşup durur. Öyle olunca da
adı iki günde konuşan ölüye çıkar. Semine Kadın en iyisi öldüğünü unutmuş
adamın çenesini bağlamak deyip sıvar kollarını. Oysa Cemafer’in, sözünü
taşıyacak olanı bulmadan susmaya niyeti yoktur.
Bir de zurnası vardır
Cemafer’in, Dedesi Pinti Paşa’dan kalan. “Ben olmasam öyle durur bu garip
durduğu yerde. Çalayım da nağmeye mey olayım, demez ki, nasıl desin? Al, at
istersen ateşe yansın, gıkı çıkar mı? Dürt ya da bununla eşeğini, aha değnek
aha delikli boru. Ama yok mudur içinde onu üfleyip de ses çıkarma isteğin? İşte
o zaman delikli borun olur aşk, olur tutku, olur yaşam…”(21) dediği.
Mahallelinin, “Mezarında
bile konuşur bu,” , “Sus be adam, dünya mı kaçtı içine, geber de kurtul.’” (21)
dediği günlerde Zarif ile Hasret çıkagelir. Zarif bir deli divane, Hasret de
onun ardına takılmış, oradan oraya sürüklenen bir kadın. Cemafer, bu ikisine, dedesinin
ona anlattığını ezberden sıralamaya başlar. “Ne yüzler ne insanlar gelip geçer
de bir zulüm kalır yeryüzünde. Bir fasit dairedir zulüm, kuyruğunu yutmuş yılan…
Döner döner tekrarlanır, döner döner tekrarlanır, döner…” (24)
Cemafer sustuğunda,
sessizliği kimsecikler kavrayamaz önce. “Cemaferim, inandın mı öldüğüne?” Semire Kadın bunu dediği vakit ölür Cemafer.
Boynu bir sicim boncuk dizili zurnası Zarif’in, hikâyesi Hasret’in olur.
Durmaz, öyküler ilerledikçe
düğünlü, cümbüşlü, küfürlü, kavgalı, kalaylı, körüklü bir obanın oradan oraya
sürüklenişine, kabaran nehrin akışına bırakıyor bizi. Kulağımızda Zarif’in
zurnasının sesi… Aklımıza bir soru takılıyor: Bu Kel şehri nerededir? Ben
Pakistan’da böyle bir şehir olduğunu keşfettim, ama yazarın kitapta anlattığı
bu şehir midir, bilemedim.
Leyla ile Mecnun, Ferhat ile
Şirin, Romeo ile Juliet’i düşündüm Zarif ile Hasret’in aşkını okurken. Çingeneler Zamanı (Kusturica, 1988), Yüzyıllık
Yalnızlık (Marquez, 1967)
geldi aklıma. Berna Durmaz, kahramanları aracılığıyla yanıtladı beni:
“Herkesin bildiğiydi aslında
anlattığı, bir o kadar kimsenin bilmediği. Kulak duyar, unutur, hatırlar,
değiştirir. Dile gelince; bir ucuna bire bin katılırken öteki ucu aşınıp
eksilir. Böyle böyle eksile çoğala yıllarca yaşar yeryüzünde yaşanan. Ne unutulur
ne de tam hatırlanır.” ( Zurna Dediğin Delikli Boru 23)
Kitabın son öyküsü Kuyruğunu Yutmuş Yılan’da Zarif
uçurumdan düşmek üzereyken zurnayı Topuz’a verir ve döngü tamamlanır. Yaşam, bir fasit daireden ibarettir.
Şimdi, Durmaz’a, (Topuz’un
Zarif’e “Sen nerden öğrendin böyle çalmayı?” diye sorduğu gibi) “Nerden öğrendin böyle yazmayı?” diye sorsam
alacağım yanıtı kestirebiliyorum. Ne demişti Zarif:
“Çalmam ki,” …. “ üfürürüm öyle.”
“Ağbimin çaldığı nağmelerin
hepsini çalarsın işte.”
“Yok, onlar bu borunun
içinde.”
O halde “Kalemine sağlık Berna Durmaz” diyelim biz
de.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder